“Yine gönderiyorum merhabamı sana, ne olur ki gerekirse kapının önünde düşüversin yere, belki daha da güçlenerek kalkar.” Bir yazarı ve hayatını daha yakından tanıyınca, görünce sizde de o yazarın eserlerine karşı bir merak duygusu uyanıyor mu? Bir yazarın müzesini ziyaret ediyorum mesela ya da halka açık olan evini geziyorum, yattığı yatağı görüyorum, belki yemek yediği masayı sonra bir merak “ne yazmıştı acaba bize ne anlatmak istemişti?” Koştur koştur tüm eserlerini almaya gidiyorum. Neden oluyor bu?

Belki de arkadaşımız gibi görmeye başlıyoruz onları bir süreliğine de olsa. Sonuçta evini gördük, gezdik ya da müzesinde sergilenen yaşadığı bir dramı, acıyı, sevinci gördük, okuduk. Evet aslında neden bu, onlar bizi tanımasa da biz onları az çok tanımayı başardık ve sonra da yazdıklarını yani eserlerini merak ediyoruz, dahasını istiyoruz. İnsan doğasının bir gereği bu, çok normal.

Franz Kafka’nın 20. yüzyılın ve modern Alman edebiyatının önde gelen yazarlarından biri olduğunu biliyordum ama bu kadardı, dahasını bilmiyordum. Belki de denk gelmemişti, zaman ayıramamıştım. Sonra bir gün yolum masallar şehri Prag’a düştü. Ardından tabi ki Vltava Nehri kıyısındaki, güzeller güzeli Charles Köprüsü’nün hemen yanındaki Franz Kafka Museum’a.

İşte ben o gün tanıştım Kafka’yla ve aslında gittiğim o müze Kafka’nın eski eviymiş, sonrasında müzeye dönüştürülmüş. Hadi gelin bir kez de birlikte tanıyalım Franz Kafka’yı! Belki sizin de bir noktada kalbinize dokunur, neden olmasın?

Franz Kafka’nın Hayatı

Temmuz 1883’te Prag’da Alman asıllı bir Yahudi ailenin 6 çocuğundan biri olarak dünyaya gelmiş. Oldukça kötü bir çocukluk dönemi geçiren Kafka, babasıyla hiçbir zaman iyi anlaşamamış hatta ona duyduğu nefreti ileride kendini de bir hiç olarak görmesine yol açacak kadar büyükmüş. Bu yetmezmiş gibi bir de hayatı boyunca Almanca konuştuğu için Çekler tarafından, Yahudi olduğu için de Almanlar tarafından hiç sevilmemiş. Bu dışlanma duygularını hayatı boyunca yüreğinin derinliklerinde hissetmiş Kafka çünkü annesinden de pek şefkat görmemiş. Annesi Julie, babasının otoritesine boyun eğmiş, sessiz ve içine kapanık bir kadınmış.

Eğitim hayatına Prag’daki Alman okullarında başlamış, ardından Avusturya Lisesi’ne gitmiş ancak bu lise onun giderek daha çok içine kapanmasına yol açmış. Liseden mezun olduktan sonra 1901 senesinde despot babasının geri çevrilemez isteği üzerine Prag’da Karl Ferdinanda Üniversitesi’nde hukuk okumaya başlamış fakat beraberinde Alman edebiyatı ve sanat tarihi dersleriyle de yakından ilgilenmiş. 18 Haziran 1906’da hukuk eğitimini tamamlayan Kafka, Albert Weber’in yanında staj yapma imkanı elde etmiş ve ceza hukuku alanında ilerlemeye karar vermiş.

Buradan sonra 1907’de İtalyan bir sigorta şirketinde çalışmaya başlayan Kafka, aslında biraz da bu iş sayesinde üniversite yıllarında tanıştığı Max Brod ile tekrar karşılaşmış ve dostluklarının temellerini atmışlar. Max Brod sayesinde edebiyat dünyasına giren Kafka; Felix Qeltsch, Oskar Baum ve Franz Werfel gibi önemli edebiyatçılarla tanışma fırsatı yakalamış.

Brod ile dostlukları iyice gelişmiş ve iki dost birlikte sık sık zaman geçirmeye başlamış. Max Brod’un aracılığıyla Rowohlt isimli basımeviyle anlaşan Franz Kafka’nın ilk kitabı 1912 yılında basılan “Gözlem” olmuş.

Arkadaşları arasında neşeli biri olan ve onu tanımlayan yalnız sıfatının aksine geniş bir sosyal çevresi olan Franz Kafka iç dünyasında ise hep bir başına olmuş. Yani aslında Kafka bildiğiniz tek başına, kimi kimsesi yok, var ama yok. Sanırım onu zorlayan ve düşüncelerini farklı kılan da hep bu içsel yalnızlığı olmuş.

Kafka’nın hayatına yaşamı boyunca birkaç kadın girmiş. Bunlardan ilki iki kez nişanlanıp yine de bir türlü evlenemediği Felice Bauer olmuş. 1920 yılında ise belki de Kafka’nın en çok tanınan eserlerinden biri olan “Milena’ya Mektuplar”ın baş karakteri, Milena Jesenka ile tanışmış. Milena evli bir kadınmış ve Kafka olan birlikteliklerinin imkansızlığına rağmen mektuplaşmaları yıllarca devam etmiş. Hayatının son yıllarında ise bir bebek bakıcısı olan Dora Diamant’a aşık olan Kafka, bir süre sonra verem hastalığından hayatını kaybetmiş.

Franz Kafka Müzesi, Prag

Prag’da yer alan Franz Kafka Müzesi, Kafka’nın iç dünyasını yansıtır şekilde kurulmuş, bu yüzden alışılmıştan oldukça farklı. Müzenin ilk bölümünde Kafka’nın yaşadığı yerler ve ailesine dair bilgiler var. İlerledikçe kendi el yazısıyla yazılmış birçok mektup, rapor ve günlük göreceksiniz. Babasına ve Milena’ya yazdığı, ölümünden sonra eserleştirilen mektuplarının orijinalleri de müzede hoş bir atmosfer içerisinde sergileniyor.

Bu bölümü tamamladıktan sonra ikinci bölüme geçiş yapıyorsunuz. Kırmızı ışıklandırmaya sahip merdivenlerden sonra ineceğiniz odada Kafka’nın eserlerindeki karakterlerin isimleri yer alıyor ve aynı zamanda bu odada birkaç telefon var. Ahizeyi kaldırdığınızda Almanca konuşan birinin sesini duyuyorsunuz. Ayrıca müzenin bazı bölümlerinde oturup izleyebileceğiniz, Kafka’nın hayatıyla ilgili bölümlerin sergilendiği odalar var.

Benim çok beğendiğim, karanlık ve etkileyici müziklerle değişik bir atmosfere sahip Franz Kafka Müzesi, edebiyat severler için bir cennet niteliğinde. Kafka’nın tüm yaşamıyla ilgili bilgilerin yanı sıra eserleriyle ilgili çok önemli ipuçları var.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Anton M. (@ant.markin) on

Müzenin dış kısmında yani aslında girişinde, heykellerle karşılanıyorsunuz. Bu heykellerin; birinin Doğu’yu, diğerinin ise Batı’yı simgelediğine dair bir rivayet var. Heykellerin üzerinde durduğu ve üzerine işediği Çek haritası ile vermek istedikleri mesaj, Doğu ve Batı ülkelerinin bir olup ülkeyi mahvettikleri yönünde olduğu söyleniyor.

Franz Kafka’yı anlayabilmek için yazdığı kitapları okumak gerek. Mesela aşkını anlamak için Milena’ya Mektuplar’ı, babasına olan nefreti anlamak için Babaya Mektup’u ve yalnızlığını anlamak için Dönüşüm ile Dava’yı. Umarım aynı merak duygusunu siz de hissetmişsinizdir, şimdiden iyi okumalar diliyorum.

kafkamuseum.cz/

İlginizi çekebilir: Fatima’dan “Kış Ruhuna Uygun Kafka Karanlığı: Dava ve Dönüşüm”

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN