Hüseyin Karabey ile: Kuzeyden Gelen Adam Üzerine
Atlas Sineması’nın özel gösterimleri içinde bulunduğumuz meşhur sinema ayı nisana ilham verirken, Yönetmen Hüseyin Karabey’in son belgeseli Kuzeyden Gelen Adam bu vesile ile izleyicileri ile buluştu. Özel gösterimin hemen sonunda tüm ekibi ile sahnede seyircinin sorularını cevaplayan film ekibi, gecenin geç saatlerine kadar hiç yorulmadan evlatları gibi sakındıkları bu efsane işi incelikle anlattılar.

Yönetmen Karabey’in ilk uzun metrajlı filmi “Gitmek” galasını 37. Rotterdam Uluslararası Film Festivali’nde yapmıştı ve 6. New York Tribeca International Film Festival’inde “En İyi Yönetmen” ödülünü kazanmıştı. Birçok uluslararası festivale katılan film; İstanbul Film Festivali, Milano Film Festivali ve Mar del Plata Film Festivalleri’nden ‘En İyi Film, En İyi Seyirci Ödülü’ dahil bir çok ödülle döndü. Şu anda üzerinde çalıştığı ‘Hamarat Apartmanı’ daha senaryo aşamasında birçok yerden ödüller kazandı. Tüm bu becerileri mütevazi göğüsleyen değerli yönetmen Hüseyin Karabey ile sizler için keyifli bir söyleşi gerçekleştirdim.
Türk sineması için Kadir İnanır, sadece beyaz perdeden yansıyan bir yüz değil; bu toprakların adalet arayışının, sert ama mağrur duruşunun ve toplumsal dönüşümünün canlı bir projeksiyonudur da. Hüseyin Karabey’in yönetmenliğini üstlendiği “Kuzeyden Gelen Adam” belgeseli, bu devasa figürü alışılagelmiş bir kronolojiyle anlatmak yerine, sinema sanatı ile biyografiyi kurgu masasında adeta yeniden nikahlamış desem amiyane mi olur?
Türk sinemasında Kadir İnanır, sadece kamera önündeki devleşen gölgesiyle değil, o gölgenin arkasındaki titiz entelektüel birikimiyle de eşsiz bir figürmüş. Hüseyin Karabey’in yönetmenliğini üstlendiği “Kuzeyden Gelen Adam” belgeseli, bu birikime kafayı pozitif anlamda takmış ve sanatçının 50 yılına resmen ortak olmuş diyebilirim. İzleyiciye sadece bir biyografi değil, aynı zamanda Türkiye sinema tarihinin “içeriye” tutulmuş bir fener kaydını mı tutmuş desem, yoksa kayıtlar yansa bile belleklerden silinemez bir kaseti geriye sarmış mı desem hangisi daha samimi olabilir bilemedim. Filmi alışılagelmiş bir kronoloji ile anlatmak yerine, sinema sanatı ile biyografiyi kurgu masasında bizlere bu şekilde sundukları için Yönetmen Hüseyin Karabey’e ve ekibine öncelikle bir teşekkür etmek isterim çünkü yarattığı iz, Atlas Sineması’nın o yankılı salonunda saat 23.00 sularında bile canlılığını korumaya devam etti…
Kayıt Tutmanın Ötesinde: Bu arşiv nefes alıyor…
Belgeselin en çarpıcı katmanlarından biri, İnanır’ın meslek hayatının başından itibaren sürdürdüğü disiplinli arşivcilik tutkusu aslında. İnanır için unutmamak, bir varoluş biçimi haline gelmiş. Olduğu gibi her şeyi kaydetmiş. Öyle bir kayıt ki bu, darbe ise darbe, hayal kırıklığı ise hayal kırıklığı elini hiç korkak alıştırmamış. Zihnime uzunca süre misafir olan bu süreç, sadece basit bir not tutma alışkanlığı değil; binlerce fotoğrafın, kamera arkası görüntülerinin, film kostümlerinin ve paha biçilmez günlüklerin bir araya geldiği devasa bir hafıza kapsülü.
Hüseyin Karabey, yaklaşık on üç yıla yayılan çekim sürecinde bu arşivi adeta demlendirerek bir yandan dönemin getirdiği tüm değişimlerle kendi sinemacılık deneyimlerini yaşamaya devam ederken bıkmadan, usanmadan kaydın kaydını almış desem yanılmış olmam. Çünkü Hüseyin Karabey bilindik yönetmenlere benzemiyor. Kadir İnanır ile iyi anlaşmalarının sebebi, muhtemelen ikisinin de kayıtlara ve hatırlamaya dair düşkünlüğü…
Yönetmenin bağımsız, toplumsal gerçekçi hikâyelere odaklanması, üstelik bir de eğitmenlik yaptığını düşünecek olursak hem global dünyaya açık işlere imza atıp ödülleri kucaklarken, bir yandan böylesine bizden sıcacık bir Yeşilçam figürünü yeniden hatırlatmasını ben kendi adıma oldukça anlamlı ve sabırlı buldum.
Ne de olsa Yılmaz Güney ya da Türkan Şoray, Kadir İnanır filmleri izlemek için askerden kaçarak gün yakanların memleketi değil mi burası? Babam örneğin “Arkadaş” filmini izlemek için İzmir’de bir günlük kaçıp yeniden birliğine dönmüş. Tuhaf bir aidiyetten bahsediyorum.
İnanır’ın henüz yayımlanmamış otobiyografisinden yola çıkan Kuzeyden Gelen Adam, bu kişisel dokümantasyonu toplumsal bir tanıklığa dönüştürüyor. Sağ sol olaylarını, darbeyi, Türkiye siyasi tarihini, öğrenci hareketlerini, kurguda kullanılan her bir günlük sayfasını veya eski bir set fotoğrafını, anlatılan dönemin ruhunu sadece sözle değil, belgenin gücüyle de mühürlemiş Karabey. Mühür, projeksiyon, anahtar bu gibi klişe kelimeler olmadan hayranlığımızı ifade edemiyoruz sanki bu yüzden bu klişe gibi görünen kelimelerden korkmayınız. Bazen tam da o hisse tercüman olabiliyorlar.

Otobiyografiden Perdeye
Belgeselin özgün kurgusu, İnanır’ın kendi yazdığı hayat hikâyesinin ritmini takip etmeye çalışmış. Karabey, senaryoyu bu otobiyografik temele yaslarken, her bir konu başlığını aktörün ikonik bir filmiyle eşleştirerek dâhice bir yöntem izlemiş. Bu anlayış, sinema ile gerçeğin arasındaki o ince çizgiyi merak edenler için diş kaşıyıcı. İnanır’ın günlüklerinde tuttuğu bir not, o döneme ait bir film başlığı altında işlenirken; izleyici, bir aktörün kendi efsanesini nasıl bilinçli bir şekilde inşa ettiğine de apaçık şahit oluyor.

Arşivdeki kostümler, cızırtılı görüntüler, belgeselde sadece birer obje değil, sinema tarihini olduğu gibi anlatmak yerine bir disiplin ve niyetle de desteklenmiş. Öyle etrafa saçılan kolye boncukları gibi değil de her bir soru ve yanıtın karşılığını bulan film anektodları salonda sessiz kahkaha veya hüzünlü duraksamalar da yarattı.

Karabey’in İnanır’ı on üç yıl boyunca belli aralıklarla görüntülemesi, belgesele “zamanın ruhunu” ve değişimini de ekledi. Bu uzun soluklu çalışma, İnanır’ın tanıklığı aracılığıyla Türkiye sinemasının röntgen sonuçlarını önümüze serdi resmen. Yalnız işin en güzel kısmı şu ki röntgen sonucunu, E- Devlet’in raporlar sayfasından açıp kendi kendimize doktora gitmeden yorumlamak da mümkün, bizzat film sonrası yönetmeni görüp, onun fikirlerini dinleyip, film sonrası ekibi ve mutfağını tanımak da ayrı bir keyif doğrusu.
Bu aylar daha çok sinema düşündüğümüz, sinemaya daha çok sığındığımız aylar olması nedeniyle bu anlamda bereketli aylardı benim için. Çünkü Atlas Sineması’nın özel gösterimleri sayesinde hem yönetmenleri dünya gözü ile gördüm dinledim hem de filmlere yönelik derinlikli yaklaşımlarını bizzat birinci ağızdan dinleme şansım oldu. Yalnız, karanlık, yağmurlu İstiklal Caddesi oldu size yurt.
Her Film Bir Yalan Sanılmasın!
Belgeseldeki her bölüm, İnanır’ın hayatındaki bir temayı (örneğin; aidiyet, başkaldırı, doğa sevgisi veya siyasi bilinci) onun ikonik bir filmiyle özdeşleştiriyor. Karabey’in tercihi olan bu “film-konu” eşleşmesi, Kadir İnanır’ın sinemasını sadece bir meslek olarak değil, bir yaşam pratiği olarak okumamızı sağladı. Kurgu masasında yaratılan bu ritim, İnanır’ın filmlerindeki o meşhur bakışların ağırlığını al aşağı ederken, gerçek hayattaki sessizliklerine de odaklanmamızı sağladı. Sinema biraz da sessizlik sanatıdır ya, her zaman diyaloglar yardımcınız değildir, bir boşluk sanatıdır aynı zamanda. Oyuncunun nefesini, suskunluğunu duyduğunuz bu güzide ifade etme sanatında Kadir İnanır’ın mesleğini nasıl sevdiğini, nasıl mücadele ettiğini, nerelerde suskunlaştığını hepsini gözünü kırpmadan kaydetmiş Hüseyin Hoca.

Filmin benim için can alıcı kısmı biraz da barış mesajlarında gizliydi. Kadir İnanır’ın hayat arkadaşı Jülide Kural ile olan sade ev yaşamındaki kesitlerde, o ev içinde neler olup bittiğini bir çırpıda anlayıveriyorsunuz. Bence sinema bu yüzden güzel. Sizi hiç tanımadığınız ama aslında çok iyi tanıdığınız birinin evine sorgusuz sualsiz davet ederken oradaki masumiyeti, üzüntüyü, sessizliği, heyecanı da görmenize olanak tanıyor.
İkon Olmak Ne demek?
Hüseyin Karabey, Kadir İnanır’ı bir “efsane” olarak kutsamak yerine, onu kurgunun ve senaryonun iç içe geçtiği bir labirentte, filmleriyle ve fikirleriyle yeni neslin yeniden tanımasına olanak sunmuş. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki milyonlarca takipçisi olan yüzlerce karakteri ve sosyal medya fenomenini tanımıyoruz. Ancak Kadir İnanırı gayet iyi tanıyoruz. Bu size ilginç gelmiyor mu?

Peki Hüseyin Karabey Kadir İnanır’ı, Kadir İnanır niçin Hüseyin Karabey’i seçti?
Kadir abi kendisine gelen her teklife aynı ciddiyetle bakar. Benim teklifim, onun yarım asırlık arşivine duyduğum saygıyla, bu arşivi sadece bir biyografi malzemesi değil, bir ülkenin hafıza sorununa dönüştürme niyetimle buluştu. Kadir abi, bir aktörün ötesinde bir ‘tanık’ olarak beni seçti. Neden mi? Çünkü o, yıllar içinde gördü ki ben de onun gibi unutmamak için çırpınıyorum. Onun için arşiv nefes alan bir varlıksa, benim için de sinema bu nefesi kaydetmenin en onurlu yolu. Onun benimle çalışmayı kabul etmesi, aslında ‘hafızamı emanet edebileceğim biri’ demesiydi. Bu, bir yönetmenlik seçiminden çok, bir güven sınavıydı. Bu sebeple gurur ve ağır bir sorumluluk duygusu hep yaşadım film boyunca.
Bu işin, kurgu masasında sona erdiğini söylemenin zor olduğundan bahsettiniz. Onlarca filmin daha çıkabileceği, büyük bir arşivden bahsediyorsunuz. Devamı için bir 13 yıl daha geçecek mi?
Keşke ‘bitti’ diyebilsek, ama Kadir İnanır gibi bir ismin arşiviyle işiniz asla bitmez. 13 yıl sürdü çünkü her yeni görüntü, her yeni günlük, önceki anlatıyı yeniden kurmayı gerektiriyordu. ‘Kuzeyden Gelen Adam’, o arşivin sadece görünen yüzü. Derinlerde hâlâ onlarca film çıkacak ham madde var. Ama 13 yıl daha geçmesini istemiyorum çünkü bu ülkenin sinema seyircisinin sabrını ve hafızasını bu kadar zorlamak haksızlık olur. Asıl mesele şu: Bu arşivin sadece belgesel olarak değil, dijital platformlarda, TRT’de, hatta okullarda ders malzemesi olarak dolaşıma girmesi gerekiyor. İzleyiciler, ‘Şu filmi gösterin, şu röportajı yayımlayın’ diye talepte bulunursa, kurumlar da mecbur kalır. Benim için ikinci bir 13 yıl değil, bu arşivin nefes almaya devam etmesi için izleyicinin sahiplenmesi yeterli. Yoksa ben çekerim, ama unutturmamak için tek başına bir yönetmen yetmez.
Birçok toplumsal gerçek ile yakından ilgilisiniz, bu işi ekonomik kaygı duyarak yapmamak nasıl bir ruh hali gerektirir?
Deli olmak gerekiyor, evet… Ama şaka bir yana, bu soruyu cevaplamak gerçekten zor. Ekonomik kaygı duymamak, varlıklı olmak demek değil. Bu, bir tür ‘mecburiyet deliliği’ bence. Yani şöyle: Kadir İnanır’ın çektiği acıları, tuttuğu günlükleri, darbelerin izlerini gördükten sonra, ‘Bu işten para kazanmalıyım’ diye düşünemezsiniz. Çünkü bu arşiv, ticari bir meta değil; bir ‘emanet’. Bu işi yapabilmek için, önce kendi egonuzu ve konforunuzu bir kenara koymanız gerekiyor. Sonra, sabır. Tam 13 yıl boyunca, hiçbir yayıncı ‘Ne zaman bitecek?’ diye sormadan bekleyemedi. Ben de bekledim. Bir de şu var: Bu belgeseli yaparken, Kadir abinin evindeki o sakinliği, Jülide Hanım’ın sessiz desteğini gördükçe, ‘asıl zenginlik bu’ dedim. Yani delilik değil de inatçı bir merak ve adalet duygusu. Ve unutmayın: Bu topraklarda toplumsal gerçekçi film yapmak zaten başlı başına bir deliliktir. Ama bu deliliği, bir ‘tanık’ olarak yapmazsanız, sinema sadece bir eğlence aracına dönüşür. Ben eğlendirmek için değil, hatırlatmak için çektim bu filmi. Ekonomik kaygıyı aşmak için de ‘Bu ülke bu değerlere muhtaç’ inancından başka bir sermayem yoktu.
Kısa da olsa öğrenciniz olduğum için farklı bir cepheden sormak isterim, bağımsız film yapmak, size meyilli olduğunuz bağımsızlığı gerçekten sağlıyor mu yoksa mahrum bıraktığı şeyler de var mı?
Sevgili öğrencim bu soru, bağımsız sinemacının kalbine tam on ikiden vuruyor. Evet, şüphesiz mahrumiyetler var. Bağımsız film yapmak; bütçe derdi, dağıtım ağına erişememe, geniş kitlelere ulaşamama, hatta bazen kendi ayaklarınızın üzerinde durmak için başka işlerde çalışmak zorunda kalmak demek. Salonlar size kapalı olabilir, festivallerde yolunuzu gözlersiniz, emeğinizin karşılığını yıllar sonra alırsınız. Psikolojik olarak da yalnızlık hissi… Bunlar çok gerçek.
Ama işte bu noktada ‘tercih’ devreye giriyor. Ben bağımsızlığı, sadece ‘kimseden izin almamak’ olarak görmüyorum. Asıl bağımsızlık, anlatmak istediğin hikâyeyi piyasanın dayattığı kalıplara sokmamak, ticari kaygılarla sansürlememek, zamanı ve mekânı kendi ritminle kurabilmek. Mahrumiyetlerim var, evet ama bu bağımsızlığın bana kazandırdığı onur ve özgürlük hali hepsine değer. Bir de şu var: Ben yalnız değilim.
Benim gibi tercihlerinin peşinden giden birçok insan var: Öğrenciler, akademisyenler, gazeteciler, onurlu bir yaşamı seçen işçiler ve köylüler… Onların varlığı, bu yolu yürünebilir kılıyor. Yani bağımsızlık bazen mahrum bırakır, ama asla yalnız bırakmaz. Kısacası: Evet, bağımsızlığı sağlıyor. Ve bedelini ödemek, bu ülkede hâlâ bir direniş biçimi.
Şu anda üzerinde çalıştığınız ya da okuma yaptığınız işlerden küçük bir ipucu almak mümkün mü?
Üzerinde çalıştığım iki projeden biraz daha bahsedeyim:

“Hakikatin Ölümü” (Kurmaca Film)
Hasan Öztoprak’ın aynı adlı romanından uyarlanan film, bizi 1995 yılının Türkiyesi’ne götürüyor. Başrollerinde Mert Fırat ve Mehmet Günsür var. Hikâye, yıllar sonra karşılaşan iki eski dostun, Feridun (Mert Fırat) ve Timuçin’in (Mehmet Günsür) etrafında şekilleniyor. Feridun’un geçmişle yüzleşmesini ve hayatının kökten değişmesini anlatırken suç, adalet, şiddet ve vicdan gibi kavramların üzerine gidiyor. Asi Film yapımı olan filmin çekimleri tamamlandı ve kurgu süreci de bitti. Bu yıl uluslararası festivallere gönderilmesini planlanladık, Türkiye’de de bu yıl vizyona girecek.

Nermin Abadan Unat Belgeseli
Türkiye’nin ilk kadın siyaset bilimcisi, Mülkiye’nin ilk kadın asistanı, doçenti, profesörü ve kürsü kurucusu olan Nermin Abadan Unat’ın hayatını anlatan bir belgesel. 2025 yılının Aralık ayında 104 yaşında kaybettiğimiz bu büyük ismi, yapım sürecinde bizzat tanıma şansım oldu; belgesel için tam iki yıl boyunca kendisiyle röportajlar yaptım. 10 bine yakın fotoğraf, yüzlerce saat ses ve görüntü kaydı topladık. Belgeselde Unat’ı Gizem Erman Soysaldı canlandırıyor. Belgesel, eğitim aşkıyla dolu bir kadının, savaşların, darbelerin ve erkek egemen bir dünyanın içinden nasıl süzülüp geldiğini anlatıyor. Çekimleri tamamlandı ve bu yıl sonbaharda izleyiciyle buluşacak. Belgeselin tüm geliri de Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği aracılığıyla eğitime aktarılacak.

Türkiye hikâyeler cenneti ve bu ülke topraklarında sanat üretmenin olumlu ve olumsuz yanları da var. Sizin odağınız hangisinde? Şartlarla yetinmediğinizi gayet iyi biliyorum. Gençlerle de iç içesiniz. Atölyelerinizden örneklerle ya da danışmanlık yaptığınız işlere bakarsak, farklı bir kuşakla neler hissediyorsunuz?
Atölyelerimde, danışmanlık yaptığım kısa filmlerde, ya da jürilerde otururken bir şeyi net görüyorum: Bu yeni kuşak, benim kuşağımdan çok farklı. Onlar kendilerince cesur, teknik olarak çok donanımlılar. Aynı zamanda çok yorgunlar. Bir umutsuzluk dalgası var ama o dalganın altında inanılmaz bir inat da var. Eskiden ‘film çekmek için dağları devirmek’ gerekirdi; şimdi ellerinde telefonla dev bir arşiv taşıyorlar. Ama sorun şu: O arşivi ne yapacaklarını bilemiyorlar. Çünkü onlara ‘hikâyeni anlat’ deniyor ama ‘hangi dille, kime karşı, neden’ sorularına yanıt verecek bir hafıza aktarımı yapılmıyor. İşte benim onlarla kurduğum ilişkinin temeli bu: ‘Nasıl film çekilir’ öğretmiyorum, ‘Neden hâlâ çekmeye değer’ sorusunu birlikte düşünüyoruz.
Ve şunu söylemeliyim ki onlardan çok şey öğreniyorum. Onların sorularıyla sinemanın ne olduğunu yeniden hatırlıyorum. Farklı bir kuşakla hissettiklerim: Heyecan, endişe ve büyük bir sorumluluk. Çünkü onlar bizim ‘unutma’ dediğimiz şeyi başka türlü yaşıyorlar – belki de daha acımasızca, ama daha samimice.
Kısacası: Evet, yalnız değilim.
Kapak Fotoğrafı: Duygu Yılmaz
İlginizi çekebilir: Duygu Yılmaz’dan Seyfettin Tokmak ile Röportaj

Duygu Yılmaz







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!