Dünya prömiyerini 72. Cannes Film Festivali’nde yapıp, Jüri Özel Ödülü’nü alan Ladj Ly’nin ilk uzun metraj filmi Les Miserables, !f İstanbul kapsamında gördüğüm filmler içerisinde şimdilik en iyisi diyebilirim.

Les Miserables filminin hikayesinden kısaca bahsetmek gerekirse, polis memuru Stephane, Victor Hugo’nun filme de adını veren meşhur romanının geçtiği Paris’in gettolarından Montfermeil’de suçla mücadele timine katılıyor. Ekip arkadaşları Chris ve Gwada ile birlikte, yerel çeteler arasında gerilim yaratan bir olayı çözmek üzerine çalışıyorlar. Bu olayın failini tutuklama esnasında yasaların verdiği hakların dışına çıkarak aşırıya kaçıyorlar ve uyguladıkları kontrolsüz güç, tesadüfen bir çocuk tarafından drone ile kaydediliyor. İfşa olmak istemeyen Chris ve ekibi görüntünün peşine düşüyor. 2005’teki Paris ayaklanmalarından esinlenen film, dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri sayılan Fransa’nın göbeğinde yaşayan, resmi ideolojinin sahiplenmediği “öteki”lerin hayatlarına ışık tutuyor.

-Bundan sonrası filmi izlemeyenler için spoiler içerir.-

Öncelikle film çok güzel bir açılış ile, sonrasında yaşanacak kaos ve gerilimin aksine neşeli ve bir o kadar da manidar bir şekilde başlıyor. Fransa’nın 2018 Dünya Kupası’nı kazandığı gün başlayan filmde Paris’teki tüm etnik unsurların aynı mutluluk paydasında buluştuğu kutlama görüntülerini izliyoruz. Bildiğiniz üzere Fransa özellikle de Paris, etnik anlamda Avrupa’nın en çok kültürlü şehirlerinden biri. Yıllar boyunca Afrika’daki sömürgelerinden gelip yerleşmiş ve hala gelmekte olan sahra altı ve üstü uluslardan Hristiyan ve Müslüman göçmen ağırlıklı toplumsal yapıya sahipler. Tarihçi Doç. Dr. Emrah Sefa Gürkan’ın Youtube’daki videolarında sıkça bahsettiği ve Benedict Anderson’un Imagined Communities (Hayali Cemaatler) kitabında da geçtiği üzere Fransa milli takımının başarısına sevinmek üzerinden “bir millet olma” paydası açılış sahnesinde çok güzel resmediliyor.

Tabi bu bahsettiğimiz ortak payda işler iyi gittiğinde işe yarayan, aksine işler kötüye gittiğinde çok çabuk kaybolan bir illüzyon. Yine aynı Dünya Kupası’ndan örnek verecek olursak, Alman basını takımlarının turnuvayı kötü bitirmesinin sorumlusu olarak Mesut Özil’i göstermiş ve etnik kimliği üzerinden bir eleştiri getirmişlerdi. Oysa aynı Mesut Özil, 4 yıl önce kazanılan kupanın mimarlarındandı. Mesut Özil eleştirilere “Kupayı kazandığımızda Alman Mesut’ken, kaybettiğimizde göçmen Mesut oluyorum” şeklinde cevap vererek toplumun ikiyüzlülüğünü çok güzel özetlemişti.

Aynı şekilde, filmin başındaki bu iyimser neşeli hava ile Paris’teki tüm etnik unsurlar kupa ile kucaklaşmış gibi gözükse de film ilerledikçe gerilim arttıkça artıyor, işler iyi giderken ve herkes Fransız’ken, işler kötüye gittikçe hepsi birer istenmeyen göçmene dönüşüyordu.

Hayat şartlarının çok zalim olduğu, geleceğe dair herhangi bir umudun belirmediği, günü kurtarmaya odaklanmış bu gettolarda kanunlar da geçerli değil, zaten resmi ideolojinin kanunları da ötekileştirilmiş insanları korumak için geliştirilmemiş. Hal böyle olunca bu “öteki”ler arasında da doğa kanunları geçerli oluyor.

Evrim teorisinin de temelinde, canlıların hayatta kalabilmek için doğaya en iyi şekilde adapte olmak zorunda olduğu fikri yatıyor. Bunu yaparken basit anlatımla iki ana görüşten bahsetmek mümkün. Darwin mantığıyla en güçlünün, Kropotkin’in mantığıyla da en dayanışma içinde olanın hayatta kalabildiği bir doğa… Yani en güçlü olup avcıya av olmamak ve kendini koruyamadığın noktada birlik olmak. İşte filmde resmedilen gettonun resmi tam olarak bu. Hayatta kalabilmek için hem devlet tarafından korunup kollanmayan, herhangi bir ekonomik sisteme dahil edilmeyen insanların oluşturduğu gettolarda, kapitalist düzenin bir sonucu oluşan ekonomik eşitsizlikten dolayı kızgınlık sürekli harlanıyor ve bu adaletsizlik “şiddet”in hiç bir zaman eksik olmamasına neden oluyor.

Bu şiddet ortamın tam ortasında filmin odak noktası İssa ile tanışıyoruz. İssa gettodaki binlerce sıradan çocuktan biri. Geleceği parlak olmayan, günü kurtaran, potansiyel bir suç makinesi. Semte gelen sirkten sebepsiz yere bir aslan yavrusu çalıyor ve gettodaki tüm toplumsal dinamiklerin yerinden oynamasına sebep oluyor. Yaptığı eylemin sonuçları düşünebilecek bir kapasitede değil kesinlikle. Hatta suç kavramını o kadar kanıksamış ki,  çaldığı aslanı Instagram’a koyuyorve kendi kendini ifşa ediyor. Sirkin sahibi Romanlar ise çalınan aslan yavrusu sonrası çözümü poliste değil, kendi kanunlarını kendileri koymaya çalışarak arıyorlar ve olağan şüpheli olarak gördükleri Afrikalılardan hesap sormaya gidiyorlar. İşlerin daha da kötüye gitmesini istemeyen Chris ve ekibi olayın faili İssa’yı arıyor ve tutuklarken çevredeki diğer çocukların direnişiyle karşılıyor. Bu kaos ortamında Gwada kazara İssa’yı yüzünden vuruyor ve yaralıyor. Bu olaylar yaşanırken de yine mahalleden Buzz tesadüfen bu olayı drone’u ile kaydediyor. Görüntülendiklerini anlayınca Chris ve ekibi için İssa’nın yaralaması ikinci plana geriliyor ve esas dertleri bu görüntüyle ifşa olup başlarının belaya girmesi oluyor.

Romanlar, Hristiyan Afrikalılar, Müslüman Afrikalılar, kanun güçleriyle menfaat ilişkisindeki mafyavari kişiler… Böyle bir ortamda Chris kötü polisi oynarken, ekibe yeni katılan Stephane iyi ve idealist polisi oynuyor.

Mahalledeki Afrikalı toplumunun bir nevi kollayıcısı konumundaki çete reisi Le Maire (başkan), kendi toplumundan birinin başına gelen yaralanma olayını ilk etapta dikkate almazken, polise karşı şantaj yapabileceği bir görüntü çekildiğini öğrenince konuya hemen dahil oluyor. Yani kendince kurduğu iktidarı devam ettirmek için toplumunun çıkarlarını ikinci plana kolayca atabiliyor. Böylelikle polisin şiddetine maruz kalan İssa’nın, gettonun da gettosunda yer aldığını anlıyoruz. Fransız olmadığı için devletin polisi onu korumazken, “öteki” olarak yaşadığı gettosunda bile iktidarı onu korumuyor. Filmin başlarında karakolda tavuk çaldığı için babasından da dayak yediğini görüyoruz. Yani evdeki iktidarın da ona karşı cephe aldığı bir çocuktan bahsediyoruz.

Böyle bir şiddet ortamında şiddetten beslenen İssa filmin sonunda  küçük dünyasındaki tüm iktidar odaklarına (Chris ve ekibi, Başkan, Mafya) topyekün bir savaş açıyor. Karl Marx’ın, “Bir kediyi köşeye sıkıştırırsanız o da son çare olarak sizi tırmalayacaktır. Devrimci şiddet bir tercih değil doğanın ve diyalektiğin yasaları gereği zorunluluktur” diye bir sözü vardır. Filmin sonunda İssa’nın başını çektiği, yüzlerini kapatarak “anonim”leşen gettodaki biriken öfkenin kustuğu şiddet bu sebeple meşrulaşıyor ve bir nevi devrim fişeği ateşlenmiş oluyor.

Filmin son sahnesinde ise,  elinde yana molotof kokteylini polislerin üzerine atmak üzere olan İssa’yla, ona silah doğrultan “iyi” polis Stephane’nin göz göze gelmesiyle film bitiyor. “İyi film bittiğinde başlar” derler, Les Miserables da benim için oldukça iyi bir film. Yönetmen böyle bir sonla, seyircinin kendi zihninde kendi vicdanıyla filmin sonunu çekmesini istiyor ve film boyunca cevaplanması zor sorular sorarak salondan kafamız karışık ayrılmamıza neden oluyor.

İlginizi çekebilir: Güray Karaayak’tan 19. !f İstanbul Filmler Önerileri

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN