Klasik bir şehir insanı yorumu olabilir ama ben burada acelesiz, hırslardan rekabetten uzak, insanlığın ön planda olduğu bir yaşantıyı seziyorum…

Baştan söyleyeyim iki buçuk gün pek yeterli değil burası için. Yani en azından hakkıyla sokaklarında kaybolmak, insanlarıyla sohbet etmek, hem detayları yaşayıp hem fotoğraf çekmek için… Biz yine de dilimizde ‘tekrar geldiğimizde…’ cümleleriyle, elimizden geldiği kadar dolu dolu geçirdik bu iki buçuk günü.

Image 24-06-15 at 19.37

Eski Mardin tek yön, dar bir ana caddenin etrafında toplanmış, yüksekte kurulmuş bir şehir. Bu yüzden ki her yere merdivenlerle ulaşılıyor. Hiç beklemediğiniz bir yerde merdivenler sizi alıp çok farklı bir hayat olasılığının içine sokuyor.

Hep Mardin’in büyülü bir şehir olduğundan bahsedilir ya, bana kalırsa bu şehir büyülü olmaktan çok gizemli. Korku dolu ya da endişe verici bir gizem değil ama, tam tersine huzur verici. Mahalle aralarındaki sessizlik, uzaklardan kulağınıza çalınan çocuk sesleri bir de Mardin’in meşhur güvercinlerinin bitmeyen cıvıltısı… Çoğu çok eski olan daracık taş evler, her basamakta orada yaşamanın nasıl bir şey olacağını, evlerine giden, köşelerden dönüp gözden kaybolan insanların hayatlarını merak ettiren türde bir gizem yaratıyor burası. Klasik bir şehir insanı yorumu olabilir ama ben burada acelesiz, hırslardan rekabetten uzak, insanlığın ön planda olduğu bir yaşantıyı seziyorum…

DSC_0175

İlk gün

1. Cadde’nin neredeyse sonundaki otelimizden Mardin Müzesi’ne kadar sağa sola baka baka yürüyoruz. Ama gittiğimizde müze restorasyondan dolayı kapalıydı, gideceğiniz tüm yerleri önceden kontrol edin derim. Oraya kadar gelmişken de buradan biraz ilerideki iki bienal mekanı, Mor Efrem Manastırı ve Kırklar Kilisesi’ne uğrayalım diyoruz. Müzenin güvenlik görevlisi bize ana cadde yerine arkadan bir yol tarif ediyor ve kendimizi ilk defa gerçek bir Mardin sokağında buluyoruz…

Kırklar Kilisesi’nde bienal kapsamında yerleştirilen eserin kenara kaldırıldığını söylüyor birisi. O yüzden asıl amaca ulaşamıyoruz ama kilisenin içini gezme fırsatımız oluyor. Burada ve daha sonra yine bienal için yolumun düştüğü Keldani Kilisesi’nde dikkatimi çeken şey mekandaki renklilik oluyor. Gotik dönem kiliselerindeki ağır, neredeyse ürpertici hava yok ikisinde de. Burada tüm binalar açık sarı kalker taşlardan yapıldığı için belkide. İki kilise de hala işliyor bu arada.

Bunlardan sonraki durağımız Kayseriye Pasajı. Yine dar bir merdivenle inerek ulaştığımız pasaj dar bir yolun iki yanında hediyelik eşyalar satan dükkanlarla dolu. Buradan ilk sağa dönüp aşağı indiğinizde Ulu Camii ile karşılaşıyoruz. Cami, bölgenin mimarisinde en çok katkısı olan Artuklu döneminde yapılmış, 1100’lü yıllarda yani. Daha önce iki minaresi varsa da bugüne bir tanesi ulaşmış. Önceleri burada her gördüğüm minareyi Ulu Camii sanıyordum meğer burada çok fazla cami varmış, hepsinin de minareleri ilk bakışta birbirini andırıyor.

Camiden çıkıp dümdüz çarşıya girdiğinizde Revaklı Çarşı (Tellallar ya da Sipahiler de deniyor) çıkıyor karşınıza. ‘Revak’ sağınızda ve solunuzda göreceğiniz yuvarlak girişlerin mimari adı. Burada Mardin’in ünlü Şahmeran’ının yer aldığı bir sürü obje var. Şahmeran, kısaca aşk ve insan hırsıyla ilgili bir efsane. Yöresine göre farklı farklı varyasyonları varmış, okumanızı tavsiye ederim.

large-DSC_0185

Çarşının devamından sola döndüğünüzde caddeye ulaşıyoruz. Akşam yemeğinde de Cercis Murat Konağı’ndaki şahane mezeleri yedikten sonra dinlenmek için otele… Otelimiz 1. Caddenin diğer ucundeki Artuklu Kervansarayı’ydı. Bildiğimiz eski bir Mardin konağının otele çevrilmiş hali. Karışık, bir sürü geçidi, avlusu ve odası bulunan bir konak. Gayet keyifliydi, tek sıkıntısı internet bağlantısı, taş duvarlardan dolayı herhalde, bir türlü bağlanmıyor, insanı deli ediyor.

Çok yol tarifi verdiğimi fark ettim bu arada, ama yolda karşılaştığımız elinde fotoğraf makinasıyla dolaşan yaşlı bir amcanın dediği gibi; sokaklarda kaybolmak iyidir. Her yere burnunuzu sokabilir gönlünüzce kaybolabilirsiniz burada, nereden ne güzellik yakalayacağınız belli olmuyor…

2.gün

Ertesi güne Kasımiye ve Zincirliye Medreseleriyle başlıyoruz. Kasımiye şehrin daha dışına doğru önü alabildiğine açık bir yapı, Zincirliye ise Mardin Kalesi’nin hemen altında. İki medresede de dikkatimi çeken şey ortadaki küçük havuz oluyor. Duvardan çıkan su doğumu, suyun aktığı ince yatak gençliği ve olgunluğu, daha ince olan yaşlılığı ve sonunda döküldüğü havuzsa mahşeri temsil ediyormuş.

large-DSC_0015

Burada da bir çocuğa denk geldik, bize tarihi bilgilerden, nerede hangi açıyla enteresan fotoğraflar çekebileceğimize kadar rehberlik etti. Böyle çocuklar ve öğrenciler çok var, gönlünüzden ne koparsa rehberliklerinin karşılığını verebilirsiniz…

Zinciriye’den aşağı inerken kocaman bir bahçe fark edip kendimizi içeri atıyoruz. Burası şahane birer eski Mardin binasında işlev gören Gazipaşa İlkokulu ve Olgunlaşma Enstitüsü’nün Mezopotamya manzaralı bahçesi. Okulun kapanış günüydü herhalde, balo elbiseleri ve takımlar içinde, kimi gitmek istemediği için annesini çekiştiren kimi elindeki balonlarla dünya umrunda olmayan küçük çocuklar dolanıyordu etrafta. Bahçenin içinde bir tur attıktan sonra okulun içine girmeden edemiyorum. İçeri girdiğimde de öğrencilerin yıl boyu yaptıkları resimler ve diğer işlerin sergilendiği yıl sonu sergileriyle karşılaşıyorum. Bienal bienal derken sanatın en yaratıcı en neşeli halini buluyorum yani.

Sınıflara girdiğimde ise ufak bir şok yaşıyorum çünkü bir devlet okulu olmasına rağmen sınıflar inanılmaz bakımlı ve renkli. Konuştuğumuz bir hoca, ‘Yeni Mardin’dekiler memur çocuğu, buraya ise daha çok esnaf çocukları geliyor, aileler pek ilgilenmiyor’ diye bahsediyorsa da okulda gayet güzel ilgileniliyor gibiydi onlarla.

Sınıfların camlarına yapıştırılmış kağıtlar da ayrıca ilgimi çekiyor, Kuran’dan ayetler, Shaekespeare’in sözleri ve Atatürk resimleri bir arada.

large-DSC_0174

Balo elbisesinin içinde bir esmer kızı durdurup fotoğrafını çektikten sonra, annesinin biz eski bir konakta yaşıyoruz gelin görün davetiyle buradaki insanların ne kadar sıcakkanlı olduğunu düşünerek kendimizi Zinciriye Oteli terasına atıyoruz. Burada 5 karışımdan oluşan yoğun damla sakızı tadı aldığınız bir kahve çeşidi, Dibek Kahvesi (Kürt veya Merin de deniyor) deniyoruz. Ulu Camii manzaralı bu terasa biz öğleden sonra gittik ama gün batarken gitmek çok daha güzel olur bence.

large-DSC_0157

Akşam yemeğine kadar kalan vaktimizi Alman Karargahı’ndaki bienal eserleri arasında ve yol üstündeki bakırcılara, kuyumculara bakarak geçiriyoruz. Günüyse Bağdadi’de bir akşam yemeğiyle kapıyoruz.

Son Yarım Gün

Ertesi sabah 1:40’daki uçağa kadar olan süreyi otelin arka kısmındaki Sıtti Radviyye Medresesi ve Sabancı Mardin Kent Müzesi’nde geçiriyoruz. Medrese diğer gezdiklerimiz kadar büyük değil ama bahçesi o kadar huzurlu ki… Medresenin önünden tepeye kadar ince ince merdivenler var, buradan çıkıp müzeye ulaşıyoruz. Müzede şehrin tarihi ve kültürleri hakkında kronolojik bilgiler var, görülmesi gereken bir yer.

Tam otele girmeden önce otelin hemen karşısındaki Artuklu Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Fakültesi Galerisi’ni görüp içeri dalıyorum. Öğrencilerin elinden çıkmış, farklı ve Mardin kültürünü çekinmeden barındıran işler var burada. Ben zaman zaman sanatçıların Türkiye’de içinde bulundukları kültürden değil dünyadan beslendiğini fark ediyorum, bunun da Türk kültürünü aşağılamakla ya da utanmakla alakalı olabileceğini hissediyorum. Burada öğrencilerin yıl içinde, çoğu okul ödevleri kapsamında yapılmış işlerini gördüğümde hocaların öğrencileri kendi kültürlerinden beslenmeye yönlendirdiğini anlıyorum ki bana kalırsa bu takdir edilesi. Galeride video gibi yeni medyumların da bulunması da geniş bir vizyona işaret ediyor. Havaalanına gitmek için buradan istemeye istemeye, biraz acele ile ayrılıyorum.

Tekrar gelmek için birçok nedenle beraber İstanbul’a dönüyoruz…

Fotoğraflar da bana aittir.
Bu yazı daha önce www.somearsystuff.co’da yayınlanmıştır.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Sevgili Rana, daha keyifle okuyamazdım bu yazıyı… Öyle güzel ve huzurlu yazmışsın ki, cümlelerinden Mardin’in seni ne kadar etkilediği anlaşılıyor. Başladım, bir baktım hemen sonuna gelmişim. Hayal kurarak okudum resmen. Ben daha gidemedim Mardin’e, ama pek yakında gideceğim. Ve giderken bu yazıyı tekrar tekrar okuyacağım. Çok teşekkürler paylaşımın için <3