Kendine has üslubu, yaratıcı şekillerde kana bulanan sahneleri, her birinin belli bir derinliği olan geveze karakterleri ve büyülü gerçeklik soslu intikam hikâyeleriyle Quentin Tarantino, Hollywood’un en sevilen yönetmen-senaristlerinden biri. Tarantino’nun merakla beklenen yeni filmi ise yıldız oyuncu kadrosuyla heyecan uyandıran Once Upon a Time in Hollywood / Bir Zamanlar Hollywood’da. Film, ne yazık ki yönetmenin kendi fantezi dünyası ve kendine dönük referansları içinde kaybolduğu, film-içinde-film oyuncağını bütünlüğün önüne koyduğu ve tarihi yeniden yazmaya çalışırken en başarılı yönü olan hikâye anlatıcılığını unuttuğu bir hayal kırıklığı.

once upon a time in hollywood

Quentin Tarantino‘nun Leonardo DiCaprio ve Brad Pitt‘i başrollerde buluşturduğu son filmi Once Upon a Time in Hollywood *, 1960’ların sonunda Hollywood’da geçiyor. Hollywood’da geçiyor derken, gerçekten de altın çağını yaşayan stüdyo filmlerinin kalbinin attığı yerlerde geçiyor, endüstrinin o dönemde dert edindiği her şeyi içinde barındırıyor, film endüstrisinin bir parçası olan gerçek ve kurmaca karakterlerin etrafında dönüp duruyor. Her şeyin merkezinde iki adam var: Bir zamanların gözde televizyon oyuncularından olsa da yavaş yavaş konuk oyuncu rolleriyle kenara itilmeye başladığını hisseden Rick Dalton (DiCaprio) ve daima birlikte çalıştığı sadık dublörü Cliff Booth (Pitt). Ama her şeyin merkezinde aslında bu iki adam yok: Once Upon a Time in Hollywood, birçok Tarantino filmi gibi gerçeğin kurmacayla harmanlandığı bir intikam fantezisi olarak, Sharon Tate cinayeti hakkında. Bu cinayet, ABD suç tarihindeki akılalmaz hikâyelerden biri olan Manson Ailesi cinayetlerinden, 1960’ların sonunda California’da beyni yıkanmış gençlerin oluşturduğu bir tarikat tarafından Hollywood’da işlenen cinayetlerden yalnızca biri. Valley of the Dolls filmiyle ünlenen ve öldürüldüğünde yalnızca 26 yaşında olan Altın Küre adayı Sharon Tate, yönetmen Roman Polanski’nin de eşi. Tarantino, “Ya başka şekilde olsaydı?” sorularından birini bu cinayete yöneltiyor ve cinayeti işleyen dört gencin Polanski hanesi yerine yan komşuya, yani kurmaca karakterler Rick Dalton ve Cliff Booth’un hanesine uğradığı bir senaryo üzerinden bir intikam hikâyesi kurguluyor. Fakat sadece katillerin hedefini şaşırtmakla kalmıyor, izleyicinin de hedefini olabildiğine şaşırtarak, aslında tüm filmin Sharon Tate hakkında olduğunu uzun bir süre unutturuyor.

once upon a time in hollywood

Kurmaca karakterlerimiz Rick ve Cliff’in Hollywood’un içinden iki isim olması, 1960’ların sonunda Hollywood’da ne varsa içine girebilmemizi sağlıyor. Oyuncu röportajlarından film setlerine, yıldız karavanlarından Los Angeles havuz partilerine, sinema salonlarından Manson Ailesi’nin tarikatınca işgal edilen eski sete kadar her yere…Roman Polanski’den Bruce Lee’ye… Rick ve Cliff’in hikâyeleri, anekdotları, flash-back‘leri, filmleri ve diyaloglarının tamamı sadece 1960’ların sonundaki Hollywood’a değil, Tarantino’nun filmlerine ilham vermiş bir külliyata da saygı duruşunda bulunuyor. Ama bu saygı duruşu dönemin ruhu ve Tarantino’nun sineması dışında hiçbir ortak noktası olmayan, birbirine geçmesi imkansız yapboz parçalarından oluştuğu için bitmek bilmeyen 140 dakikalık bir giriş bölümüne dönüşüyor, uzadıkça uzuyor, uzadıkça bir saygı duruşundan çok yönetmenin kendisine ve filmografisine tapan bir tarikatın kökteninancını andırıyor.

once upon a time in hollywood

Filmin gerçeğe alternatif, intikam niteliğinde kurmaca bir sona evrilen, tarihi baştan yazarken biriktirdiği parçaların birbiriyle uyumsuzluğu bir yana, bu parçaların bazıları oldukça değerli. Tarantino sineması, her şeye rağmen akılda kalıcı karakterler yaratmayı, sürükleyici diyaloglar yazmayı, kağıt üzerinde ya da kurgu masasında kademe kademe artan iyi bir gerilim dozu tutturmayı başardığını hatırlatıyor. Leonardo DiCaprio‘nun 10 yaşındaki Julia Butters ile karşılıklı döktürdüğü, Brad Pitt‘in karakterinin Manson Ailesi topraklarında gezindiği sahneler ya da filmin izlediğinizin bir Tarantino filmi olduğunu hatırlatan finali kendi başlarına izlemesi keyifli, kendi ayakları üzerinde durabilen, dört dörtlük kısa filmler tadında. Ama maalesef, bu uzun metrajlı (hem de çok uzun metrajlı) bir film ve o parçalar birleşmiyor.

once upon a time in hollywood

Tarantino, spaghetti western’lerden 1960’ların aksiyon komedilerine, dövüş sanatları filmlerine kadar ona etki etmiş, ona ilham vermiş her şeyi dolduruyor filmine. Sharon Tate ve onu canlandıran Margot Robbie, aslında onlar olmadan filmin hiçbir anlamı olmayacağının farkında bile olmayan izleyicinin gözünde, ağzından birkaç cümle dışında bir şey duymadığımız, her şey aslında onun hakkında olsa da neden filmde olduğunu anlayamadığımız birer nesneye, birer figürana dönüşüyor. Filmografisi boyunca güçlü kadın karakterler yaratsa da onları birer arzu nesnesi olarak gördüğünü gizleyemeyen (Tarantino’nun ayak fetişinden haberdar olmayanınız kaldı mı?) ve içindeki erkek çocuğunu her daim belli eden yönetmen, tek bir kadının kaderinin etrafında kurduğu 160 dakikalık bu filmde kadınları geri plana atmayı, nasıl oluyorsa beceriyor.

Kısacası Once Upon a Time in Hollywood / Bir Zamanlar Hollywood’da, yorucu, sıkıcı ve referans yorgunu bir 140 dakikalık girişi takip eden 20 dakikalık nefes kesici bir sonuç bölümünden ibaret. Görünen o ki yönetmen, “ya başka türlü olsaydı?” sorusundan yola çıkarak çektiği, beyaz erkekler için bir film-içinde-film-içinde-film-içinde-film pornosunun heyecanına kapılıp hikâyesinin parçalarını bir arada tutacak bir gelişme bölümünü dahil etmeyi unutmuş.

IMDb

* Filmin başlığının doğru yazımı Once Upon a Time… in Hollywood,

Emre Eminoğlu

Sinema, Kültür ve Sanat Yazarı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN