Yıl 2026. Dolby Theatre’ın önündeki kırmızı halı hala serili duruyor ancak üzerindeki adımlar sanki bu yıl her zamankinden daha farklı olacak. Oscar, o eski “altın çağı” görkemine sahip mi? Yoksa elimizde kalan tek şey, marka zehirlenmesine karşı üretilmiş, yüksek bütçeli bir nostalji mi?

Fotoğraf: unsplash.com/@mirkofabian

Artistik Başkaldırılar da Olmasa…

Bu yılın aday listesi, aslında bir iç savaşın sanatsal ve oldukça histerik bir sayıklaması gibi değil mi sizce?  Bir yanda Ryan Coogler’ın “Sinners’ı” ile türler arası meydan okumalar, diğer yanda Paul Thomas Anderson’ın “One Battle After Another” filmiyle Amerikan kapitalizminin ve “beyaz kefaretin” röntgenini çekmeler. Sanat, 2026’da nihayet “güzel görünme” kaygısından sıyrılıp “rahatsız etme” görevini hatırlamış yine demek vay be…

Timothee Chalamet’nin Marty Supreme ile yakaladığı o tekinsiz halleri veya Jessie Buckley’nin Hamnet’teki ruhani tripleri, bize sinemanın hâlâ bir ruhu olduğunu kanıtlamaya çalışıyor ne dersiniz? Akademi, bu yıl her zamankinden daha fazla “politik” görünüyor. Jafar Panahi’nin Tahran sokaklarından yükselen sessiz çığlığı (It Was Just an Accident), en iyi uluslararası film kategorisinde sadece bir film değil, bir başa çıkma cinneti olarak sahnede yürüyecek gibi duruyor ama bu direniş cinneti, markaların ve PR makinelerinin dişlileri arasında öğütülüp birer “pazarlama argümanına” mı dönüşecek işte onu hep birlikte göreceğiz.

whatsapp-image-2026-02-10-at-17-52-15
Michael B. Jordan – Michael C. Jordan| Warner Bross

2029’da yayın haklarının tamamen YouTube’a geçecek olması, geleneksel televizyonun ve o hantal “kurumsal ninnilerin” sonunun geldiğinin resmi ilanı da olabilir. Akademi, dijitalleşen dünyada (sistem hatası) vermemek için kendi genetiğini değiştiriyor.

2026 Oscar yarışına ve sinemanın şu anki teknik/hikaye duraklarına bakacak olursak, radikal duruşu olanların bayılacakları bir film olarak ezber bozan film kesinlikle Ryan Coogler’ı Sinners’ı diyebilirim.

Toplanın Kurguda Devrim Var

Fotoğraf: Günahkarlar

Günahkarlar, Ryan Coogler tarafından yazılan, yönetilen ve ortak yapımcılığını üstlendiği bir ‘Amerikan gothic’ doğaüstü korku filmi. Filmde Michael B. Jordan, Delroy Lindo, Jack O’Connell, Jayme Lawson, Wunmi Mosaku, Omar Benson Miller, Hailee Steinfeld, Lola Kirke ve Christian Robinson rol aldı ve geçtiğimiz Nisan ayında gösterime girdi ve 2 Golden Globe ödülü alınca benim de aklım istemsizce bu filme kaydı.

Coogler, Sinners’da hikayeyi 1930’ların Mississippi Delta’sına, Jim Crow yasalarının karanlık kuytularına odaklamış. Ancak buradaki deha, hikayenin düz bir dönem draması olmaması. Film, ırkçılık ve şiddet gibi çok reel, “beyaz yaka” politik meselelerini, doğaüstü bir korkuyla (vampir mitosu) harmanlıyor. Sinners, sadece bir hikaye anlatmıyor, kurguyu görsel bir organizmaya  da çevirmiş aslında. Film, dünyada bir ilki gerçekleştirerek hem IMAX 70mm hem de Ultra Panavision 70mm formatlarını aynı kurgu masasına taşımış bir film olarak da, Oscar’da bana göre parıldayacak bir film.

Fotoğraf: Warner Bros

Sinners, perdede, karakterlerin sıkışmışlık hissettiği anlarda devasa bir yükseklik algısı yaratıp, izleyiciyi bir nevi eziyor; aksiyonun ve geniş coğrafyanın hakim olduğu anlarda ise sonsuz bir yatay genişlik sağlayarak adeta sarhoş ediyor. Bu durumda, kurgunun sadece sahneleri sıralamak için planlanmış bir şey olmadığını aslında bir nevi izleyicinin fiziksel algısını manipüle etmek olduğunu da zamanla anlayacaksınız. 

“Marka zehirlenmesi” yaşayan ana akım sinemanın aksine, bu film “vahşeti” estetik bir “metasılık”tan çıkarıp, geçmişin günahlarını kovalayan bir karabasana dönüştürmüş. Michael B. Jordan’ın çift rolde yer alan (ikiz kardeşleri) kendi kendisiyle çatıştığı sahnelerin kurgusu adına, modern sinemanın ulaştığı en uç noktalardan birine hizmet etmiş diyebilirim.

Fotoğraf: unsplash.com/@mirkofabian

İsmini yaptığı bağımsız filmler ve devamında Nuri Bilge Ceylan’ın yapımcısı olarak duyduğumuz Oscar Akademi Üyesi ve sinema sektörü adına Türkiye’de önemli adımlar atan Yapımcı Zeynep Atakan’ın laboratuvarında şu günlerde geçen bir “yazan” olarak, film yapma hadisesinin yalnızca iyi bir hikayeden geçmediğine ziyadesiyle hakim  oldum. Yapımcı ruh, aslında bir çok şeyi de aynı özenle yapabilmeyi gerektiren ve kesinlikle geliştirilebilir bir kastan ibaretmiş meğer. Ben de onlarca hikaye ile bir başıma “Neden Filmimi Çekemiyorum” diye hayıflanırken, meğer bu soruları düşünen bir hoca varmış ve bizler onun ne yapmak istediğini pek anlamamışız esasen. Ancak ne kadar çok film izlerseniz izleyin, hikayenin arka noktasında neler olup bittiğini ancak kafayı bu işe takmış biri yeterince özümser. Yani film izlemek yeterli değil.

Filme dönecek olursam, eğer 2026 Oscar gecesinde gerçek bir ‘glitch’ arıyorsak, o kesinlikle Sinners’ın kurgu masasında gizli diyebilirim. Ryan Coogler, perdenin boyutuyla oynayarak bizimle resmen oynuyor şimdiden uyandırayım. Sinners’ı, ‘sinema severleri’ uyandırmak için bağıran bir hikaye gibi değil de; perdeyi iki yanından tutup sarsarak izleyiciyi uykusundan etmeye niyetli bir film olarak okudum. Markaların sunduğu o pürüzsüz, ‘soft’ sinema diline karşı ödülü alabileceğini düşündüm bu filmin. Yalnız şimdiden söyleyeyim kanlı ve sektör için gerçek bir panzehir niteliğinde.

whatsapp-image-2026-02-10-at-23-34-27
Ryan Coogler | Yönetmen – Yazar

Ryan Coogler röportajından alıntıladığım ve makaleme nefes aldıracağını düşündüğüm bazı soru ve cevapları sizinle paylaşmak isterim.

Kaynak: Subculture Entertainment

SE- Bu sene beş uzun metrajlı film çektiniz ve beşinde de Michael B. Jordan ile çalıştınız. Bu ilişkinin sizi yaratıcı olarak nasıl motive ettiğini anlatabilir misiniz?

RC- İnanılmaz. Mike ile tanıştığımda zaten çalışıyordu. Okul çağından beri inanılmaz televizyon programlarında yer almış ve aktif bir oyuncuydu ama henüz başrol olduğu bir uzun metrajlı filmi yoktu. Fruitville’de birlikte çalıştığımızda, bu onun bir filmdeki ilk başrolüydü ve benim de ilk filmimdi, yani birçok açıdan birlikte büyüdük.

Kesinlikle onda bir ruh akrabalığı buldum. İnanılmaz yetenekli biri ve doğası ile Allah vergisi bir karizmaya sahip. Empatiyi çaba harcamadan kanalize edebiliyor. Ayrıca harika bir çalışma ahlakı ve mesleğine gerçek manada bağlı. Kendini zorluyor, istekli, onun rolde esneyebildiğini gerçekten görebiliyorsunuz ve tüm bunların bir araya gelmesi özel bir şeye dönüşüyor.

SE- Bu film sizin için derinlemesine kişisel bir film gibi de duruyor. Filme dahil ettiğiniz bazı kişisel hikayeleri bizimle paylaşabilir misiniz?

JC- Her film yaptığımda, filmi hep kişisel mesele haline getirebildiğim için şanslıyım. Bu fikirle gerçek ilişkilere dalabiliyorsunuz. Ben annemin babası ola büyükbabamı hiç tanıyamadım, ben doğmadan yaklaşık bir yıl önce ölmüş, ama Mississippi’dendi ve sadece büyükannemle evlenmek için Oakland’a taşınan biriymiş. Ayrıca birlikte büyüdüğüm amcam James vardı ve ben Creed üzerinde post-prodüksiyon sürecinde çalışırken vefat etti. O da Mississippi’dendi ama bana Mississippi’deki zamanından pek bahsetmezdi… Tabii ki blues dinliyordu. Dinlerken kendi anılarını hatırlardı. Onu çok özlüyorum ve bu filmle Amerika’daki kendi tarihime de bir dalış fırsatım oldu. Panther filmlerinde bunu nesiller arası bir şey olarak yapabildim ama bu sefer aslında Güney’e gidebilme fırsatı buldum ve film, amcam için çok özel olan bir meslekle yani müzikle ilgiliydi. Beni kişisel bir bağlam olarak mutlu edebilecek başka bir şey yoktu filmde.

SE- Korku filmlerini seviyorsun ve geçmişte bir film üzerinde çalışırken kabuslar gördüğünü ama bu sefer kabusları savuşturduğunu söylemiştin. Bu filmi de çekerken korkuyu yenmene ihtiyaç duydun mu?

JC- Ah evet, kesinlikle. Daha önce çalıştığım hiçbir filmde bu filmin olduğu kadar korku/gerilim unsuru yoktu. Kişisel bir korkumla da başa çıktım resmen ve bu da farklı değil. Detaylara girmek istemiyorum… Ama evet.

Diğer filmlerimde de çalışırken korkunç kabuslar gördüm, ama bu filmde garip bir şekilde, sanırım bazı sahneler o kadar çılgındı ki,  gündüzleri bilinçaltımdan kurtulmuş olmalıydım ki bebek gibi uyuyabiliyordum.

SE- İnsanlar Sinners’ın doğaüstü unsurunun ne olacağı üzerine spekülasyon yaratmakla meşgul. Bir yapımcı gözüyle ne söylemek istersin?

JC- Aslında film, birçok farklı türü bir arada harmanladığım bir film ama vampirler filmin ana unsurlarından biri değil ama bu insanları iyi anlamda şaşırtacak.

Bu türde çok film izledim ve favori filmlerimden bazıları da benim yapmak istediğim türdendi. Bu gerçekten, benden sinemaya sunulmuş kişisel bir aşk mektubuydu. Özellikle tiyatro deneyimimle şekillendi.

SE- Flmi IMAX’te çektiniz, neler deneyimlediniz?

JC- İnanılmaz bir deneyimdi ve Christopher Nolan’dan tavsiye bile aldım. Benim ve tüm iş arkadaşlarım için büyük format fotoğrafçılıkla ilk kez tanışmak demekti. Bu, daha önce yapılmamış bir şey – Ultra Panavision ile IMAX’ı birleştirmek. Bu formatı kullanan son film The Hateful Eight’ti ve her birini ne zaman kullanacağımızla ilgili büyük kararlar vermemiz gerekti.  Tüm bunların amacı filmi sürükleyici hale getirmekti ve insanların bu dünyayı gerçekten deneyimleyebilmesiydi.

Hikaye bir yanıyla büyükanne ve büyükbabamın parçası olduğu bir dünyayı anlatıyordu. Onların büyüdüğü yerde olmak ve Amerikan tarihinde, özellikle siyahlar için, çoğu zaman göz ardı edilen bir dönemde, bahsetmekten utandığımız birçok olayın olduğu bir dönemi anlatmak, benim için neredeyse 100 yaşında olan büyükannemle sohbet etme fırsatı sağladı. Gerçekten derin bir araştırma yaptım. O dönemi, selüloid formatla ve IMAX’ın sunduğu teknolojik gelişmelerle hayata geçirebilmek, gerçekten heyecan vericiydi.

SE- Günahkarların olduğu bir toplulukta derin ahlaki yozlaşma hakkında yazabilmek sizin için nasıldı?

JC- Filmin en büyük ilham kaynağı Salem’s Lot adlı bir romandı ve bu roman birçok kez uyarlanmış ve gerçekten güzel anlatılmış bir romandı. Ama o romanın harika yanı, bir kasabanın kendine ait derin meselelerini mitolojik bir doğa gücüyle harmanlayıp, kasabaya yansıtmasıydı. Bu benim için mekanda, gerçek temaları keşfetmenin harika bir yoluydu ve amcam ile büyükbabalarımın geldiği yere odaklanmamı sağladı. Ayrıca Amerikan pop kültürü de buradan geliyor. Özellikle blues müziği ve blues kültürü ve bugün kutladığımız birçok şeyin çıkış noktaları. Bu yüzden harikaydı çünkü bu tür müzikler aslında korkunç ve doğaüstü durumlarla pek kullanılmaz ve çok benzersiz bir ilişkiye dönüşüverdiler. Bunu kulaklarınızla duymanızı sağlıyorum filmde. Tommy Johnson gibi insanların, ruhunu gitar çalmak için gerektiğinde sattığı gibi hikayeler büyüdük. Adı The Devil’s Music idi ve bu harika şarkıcıların çoğu şarkı söylemeyi kilisede öğrenmişti ve asla hoş karşılanmıyorlardı.

SE- Hikayede bulduğunuz “gizli kötülük fikri” nereden geldi?

JC- Birçok farklı yerden geliyordu ama çoğunlukla amcamdan. Ona yakın hissetmemi sağlayacak bir hikaye anlatmak istedim. 20’li yaşlarımın ortasında, tam da arka arkaya farklı projeler üzerinde Creed filmimin post-prodüksiyon aşamasındayken vefat etmişti. Filmi bitirmeye çalıştığım için kaybını gerçekten hissetme fırsatım olmadı. Acımı bile yaşayamadım. Burada ise amcamı, ürettiğim bu dünyaya dahil etme fırsatım oldu ve bu dünyanın Amerikan kültürünün kalbi olduğu pek konuşulmuyordu. En büyük kültürel ihracatların hepsi bu ruhtan geliyordu ve nedenini gerçekten sorgulamak istedim. En sevdiğim filmlerin çoğu eğer korku filmi olmasalar bile, kesinlikle korku unsuru mutlaka barındırır, bu yüzden bu iki fikri birleştirebilmek beni gerçekten heyecanlandırdı ve nasıl bir arada var olacaklarını görmek inanılmazdı.

SE- Film yapmak senin için bir tür terapi mi?

JC- Ah evet, kesinlikle önemli. Bu ortamı bulabildiğim için şanslıyım ve bunu tesadüfen buldum; burada mücadele ettiğim derin tüm felsefi soruların bir cevabı var. Bunları çözüp bana ve aileme çok şey ifade eden bir sanat formuna katkıda bulunuyorum. Ailemle birlikte film izlemek bağlanmamızın yegane yoluydu, bu yüzden kendimi dünyanın en şanslı insanı hissediyorum.

Bu bir terapi biçimi çünkü her film beni kendimi ve çevremdeki dünyayı anlamaya daha da yaklaştırıyor.

SE- Michael B. Jordan’ı iki farklı ikiz kardeş olarak yönetmek nasıldı?

RC- Heyecan vericiydi. Ama zamanlamadan bahsediyorduk ya şu anda birçok filmin çıkma zamanı ve oyuncular birden fazla farklı rolleri oynayabiliyorlar. Harika olan şey, hepsinin farklı fikirlerle dolu olması. Filmde ikiz olmaları dışında doğaüstü hiçbir şey yok. Ama özellikle ikizlere derinlemesine bakmak istedim ki bu başlı başına bile çok acayipti. İki arkadaşımı, ikiz danışmanı olarak işe aldım ve senaryoyu yazarken, Michael ile ikiz sahibi olmanın nasıl bir şey olduğunu konuşma fırsatı yakaladık. Bilinç kazandığınız andan itibaren karşınızda başka bir versiyonunuzun olduğunu düşünün ve aynı alanı paylaşmak zorundasınız kaçış yok.  İnsanların bunu görmesini sabırsızlıkla bekliyorum çünkü bu, daha önce hiç görmediğiniz bir Michael.

SE- Bu filmin bir korku hikayesi olmasıyla yeni bir yol açacağını düşünüyor musunuz?

JC- Film, tür olarak yeni bir yol açar mı bilmiyorum ancak biliyorum ki sinemada tercih edilen bir tür. Büyürken izlemekten çok keyif aldığım, sevdiğim tüm büyük yönetmenler ya bu türde kalıcı işler yapmış ya da bu alana mutlaka bulaşmışlar, bu yüzden benim için de kıymetli. Sadece bana doğal gelen ne varsa, bu öğeleri kullandım. Filmimizde aslında birçok tür var ve trenin gerçek bir “iniş” yolculuğu diyebilirim. 

SE- Filmin müzikal unsurundan ve bunu ses tasarımınıza nasıl aktardığınızdan biraz bahseder misiniz?

JC- Bu filmin müzikal unsuru kendi içinde zaten vardı. Bu türden bir film müziği olarak Blues Amerikan müziği kullanımını hiç görmemiştim. Birçok açıdan bu filmi, besteciyi de düşünerek yazdım. Her gün sette bizimle birlikteydi, çünkü o da bir icracı ne de olsa, babası gitar öğretmeni ve müziğe böyle başladı. Bu filmin ilk gösterildiğinde, babası Mississippi’deki Blues Trail’de bizimle geldi ve babası İsveç’te büyüdü, bu yüzden bu onun kahramanlarının memleketlerine ilk gelişiydi. Yani B.B King’in memleketine gitmiş olduk ve bu adamlar B.B King’in sahnesinde çaldılar.

SE- Kalp ve hikaye uyumunu nasıl dengelediniz?

JC- Bence bunlar el ele iki kavram ama ikisinin de farkında olmanız gerekiyor. Bu filmi hem yazabildiğim hem de yönetebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum ve bu konuda yapımcı olan eşimle çalıştım. Tabii ki o beni çok iyi tanıyordu ve benim kişisel hikayemin de bağlantısını biliyordu. Benim için en iyi olanı, beni tanıyan insanlarla çalışmam ve bu da odağımı rahat rahat başka şeylere yöneltebilmemi sağladı. Bu tam anlamıyla bir aile filmi. Ancak çocuklarınızı  götürmemeniz gereken aile filmlerinden. Uygulama açısından kesinlikle aileleri ilgilendiririyor…

SE- İzleyiciler neden Sinners’i sinemalarda izlemek istiyor?

JC- Bu, tiyatro deneyimi ile yazdığım sinemaya ithaf edilen bir aşk mektubuydu aslında ve bu deneyimle biraz endişe de yaşadım çünkü büyük formatta çektik ve bu yüzden bu kadar çok çalıştık. Dolu bir salonda bir film izlemenin heyecan verici deneyimine vesile olan bir aşk mektubu bu. Yabancılarla dolu bir salonda ve ne olacağını asla bilemediğiniz bir yerdesiniz. Bana bu hissi veren o kadar çok inanılmaz film oldu ki, bu hissi izleyiciye de geri vermek istedim.

Fotoğraf: www.instagram.com/sinnersmovie

Röportajı okur okumaz şunu farkettim “lütfen bu emekler karşılığını bulsun.” Çünkü Oscar, artık o eski dokunulmaz “Tanrılar Katında” değil. 2026 Oscar’ı, görkemini pırlantalardan değil, pırıltının “softlaştığı” o puslu gerçeklikten alıyor. Eğer bu tören, cesur bir sorgulamaya kapı açarsa ve Sinners gibi filmlere kapı açacaksa işte o zaman anlam kazanacak zihnimde.

Sinners 2026 Oscar yarışının en büyük “paradoksu” olarak tarihe geçecek gibi görünüyor. Şu anki tabloya göre film, 16 adaylıkta Titanic ve La La Land gibi devlerin rekorunu da kırdı geçirdi ve Oscar tarihinin en çok aday gösterilen filmi oldu. Ancak mesele kaç tane alacağı değil, hangilerini “çalıp” hangilerini sisteme bırakacağı…

Kapak Fotoğrafı: Warner Bros

İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan Oscar Adayları