Ben 1 Temmuz doğumluyum, yaz insanıyım. Sonbahar pek bana göre olmasa da, Kasım’ı bir ayrı severim. Bu sene daha bir ayrı sevdim bu ayı… Ne de olsa bir tatil sevinciyle başladı. Tatilden yaklaşık 3 hafta önce, ani bir kararla 3 arkadaşımın (Selin, Gamze, Başak!) Berlin-Amsterdam tatiline dahil oldum. Ve tüm hazırlıklar ve heyecanla 5 Kasım Cumartesi günü Berlin’e uçtuk… Bu tatile bu yazıyla dahil olmak istiyorsanız, aslında biraz Lisya-Selin-Gamze-Başak dörtlüsünü daha yakından tanımalısınız aslında. Eğlenmek, gülmek, gezmek, biraz çılgınlık yapmak için birebir harika bir dörtlü olduk…

Berlin’de Ne Yapılır? Biz Neler Yaptık?

Kreuzberg, Berlin

Öncelikle Berlin’deki Türk Mahallesi Kreuzberg’i biliyorsunuz, ufak bir İstanbul. Manavından, kasabına, kebapçısına kadar herkes Türk ve Türkçe konuşuyor. Buraya kesinlikle önyargı ile yaklaşmayın; gayet büyük ve keyifli bir semt. Merkezde, Luzia (benim adım!) bir bar var, insan kalitesi çok iyi, herkes şık ve nezih. Bizim otelimiz de Kreuzberg çevresindeydi. Adı Meininger, burası bir hostel zinciri; ancak hostel demeye bin şahit ister. Odalar çok temiz, girişi gayet şık, housekeeping’ine kadar her şey var. Gecesi de kişi başı 15 Euro! Özellikle arkadaşlarınızla Berlin’e gidiyorsanız –Almanya’nın başka şehirlerinde de bulunuyor- Meininger’de kalmayı gerçekten gözden geçirin.

Biz ilk gece Luzia’ya gidip birer bira içtikten sonra Kreuzberg’in sokaklarında gezdik. Ve hayatımızda yediğimiz en güzel burgerciyi bulduk! Adını hala bilmiyoruz; ama biz ona Helal Burger diyoruz. Kreuzberg’in merkezinin metrosundan çıktığınızda karşınıza çıkan manavına arkasında bir Casino var, onun hemen yanı. Hayatınızda böyle güzel bir burger ve kızarmış patates yememiş olabilirsiniz!

Berlin Gece Hayatı

Berlin’de gece hayatı demek, bol alkol ve hiç uyumamak demek, bunu yazımın başında söyleyeyim. Çünkü Berlin’de yaşayanlar ve aynı zamanda turistler gece 2-3ten sonra sokağa çıkmaya başlıyorlar. O zamana kadar da genelde uyuyorlar :) Gece en geç 2buçukta uyumayı seven bir insan olarak, ben açıkçası bu konuda biraz zorlandım. Sabah 7’lerde hostelimize geri döndüğümüz oluyordu. Sonrasında saat 10’a kadar uyuyup, günümüze devam ediyordu. Kısacası Berlin gece hayatı bir haftalık gittiyseniz keyifli ama bir yerden sonra insanı ciddi anlamda tüketebilir.

Neyse biz gelelim konumuza: Berlin’de iyi bir gece hayatı için nerelere gidebilirsiniz?

Berlin’de iyi bir gece hayatı yaşamak istiyorsanız, birçok adresiniz var. Bunlardan biri, Berlinli lokallerin tavsiyeleriyle gittiğimiz Katerholzig‘di. Mekan çok şık ve iç açıcı bir yer olmasa da elektronik müzik sevenler için güzel bir alternatif olabilir. Watergate ise Berlin’in başka ünlü bir gece kulübü, “Berlin Gece Hayatı” dendiğinde en önemli kulüplerden biri burası.

Berghain ise Berlin’de çılgın gece hayatı konseptine tamamen damga vuran gece kulübü. Partilerin sabahlara kadar sürdüğü Berghain’de gece eğlencesi gece yarısı 3’ten sonra başlıyor, hafta sonu gündüz vakti de devam ediyor! Dışarı çıkmazsanız, güneşin doğmuş olduğunun farkına bile varmıyorsunuz. Son yıllarda “en iyi elektronik müzik çalan gece kulübü” sıfatını elinden hiç bırakmıyor! Cuma günü girmeye başlayabileceğiniz Berghain’a, Pazar belirli bir saatten sonra giriş yok. Çünkü içerdeki insanlar cumadan beri orada olduğu için mekan fazla kalabalık oluyor :)

Berlin gece hayatını bırakalım, biraz gündüze dönelim: Mauerpark, Berlin

Berlin’deki ikinci gün, bir Pazar günüydü, Mauerpark diye bir parkta her Pazar bit pazarı olduğunu öğrendik ve havanın Kasım ayındaki güzelliği ve gökyüzünün bulutsuz olmasını fırsat bilerek Mauerpark’ın yolunu tuttuk. İşte orada hayatımın en güzel anlarından birini yaşamış olabilirim. Parka girdiğimiz anda bir perküsyon sesi duyduk ve sese doğru yaklaştık. Dört kişilik bir grup, parkın ortasında muhteşem bir müzik yapıyorlardı ve iki rastalı adam onların etrafında kendi hallerinde dans ediyordu. Yaklaşık 20 dakika sonra önce sadece sokak perküsyoncusu olduklarını düşündüğüm bu grubun etrafında en az 100 kişi toplanmıştı. Güzel müzik ve ritimle, dört kız kendimizi dört ayrı köşede gözlerimizi kapayıp, tek başımıza dans ederken bulduk… İşte o sırada Berlin’e aşık olduğumu fark ettim. Çünkü Türkiye’de bunu yapamıyorsunuz, sokağın ortasında bir grup çalgıcının önünde 2 saat dans edebilir misiniz? Hiç sanmıyorum… Oradakiler bazı şeyleri aşmışlar, “ne derler?” diye düşünmüyorlar. Rahatlar ve sadece hayatlarını yaşıyorlar. Bu, zaten, oradaki tüm Türk’lerden duyduğumuz yorumdu. Biraz Berlin’de yaşadıktan sonra, İstanbul’a dönünce kendilerini yabancı ve kafeste hissediyorlarmış. Rahatlık, kendi gibi olmak çok önemli. Ve Berlin halkı bunu gerçekten başarıyor!

Berlin’de Harika Bir Akşam Yemeği

Size bir de Tanju Bey’i anlatmak istiyorum. Tanju Bey, Berlin’deki en şık cadde olan Kuddam’da yer alan Mondo Pazzo diye bir İtalyan restoranının sahibi. Gamze’nin babasının arkadaşı olan Tanju Bey, Pazartesi bizi kendi restoranında ağırladı. Önce prosecco’larla başlayan yemek, enfes bir beyaz şarapla devam etti. Yemeklerden ise önce hayatımda yediğim en güzel mozarella tabağı geldi. O Mozarella’yı yerken gerçekten gözlerimi kapattım ve etrafımdakilere de kapattırdım. O anı hiç unutmayacağım. Daha sonrasında trüflü yediğimiz spaghetti ve arkadasından gelen eti yerken Berlin’e sadece bu lezzeti tatmak için gelirim dedirtti hepimize. (Zaten o anda, bir daha ne zaman geliyoruz muhabbetleri başladı!)

Gece boyunca Tanju Bey’le sohbet ettik, seneler önce İstanbul’dan ayrılıp Berlin’e yerleşen Tanju Bey yemek yemeye, şarap içmeye, seyahat etmeye aşık. Hayat için tek bir söz söyledi bize “Şamata Tantana!” Hiçbir şey için üzülmememiz gerektiğini, hayatın geçtiğini o yüzden her anın keyfini yaşamamız gerektiğini bir kez daha hatırlattı. Hayat gerçekten Şamata Tantana! Heyecanla Tanju Bey’in İstanbul’a gelmesini bekliyoruz, kendisini Lucca’ya götüreceğiz!

Berlin’de Nerede, Ne Yenir?

Berlin’de tanıştığımız ve beraber gezdiğimiz Doruk ve Dila’ya yine teşekkür ediyoruz. Doruk, inanılmaz misafirperverdi; bizi Berlin’in en güzel Kore restoranına götürdü; eğer Uzak Doğu yemekleri seviyorsanız, Kimpchi Princess adlı restorana kesin gidin. Etinden, dumplings’ine, pirincinden, şarabına her şey mükemmel, ortam da çok cozy bir ortam… Kimpchi Princess’tan çıktıktan sonra Odessa diye bir gece kulübüne gittik. Odessa, buranın Lucca’sı gibi hafta içleri dahil her zaman kalabalık oluyor. İnsan ve müzik kalitesi mükemmel. Ortam çok şık. Bir tek garson biraz garipti, onu da es geçiyoruz.

Berlin’de Gezilmesi Gereken Yerler ve Tarih

Birkaç anımdan Berlin’i ne kadar sevdiğimi anlamışsınızdır diye düşünüyorum. Berlin’in o hüzünlü ve gizemli hali de beni kendine hayran bıraktı aslında… Şehirde inanılmaz bir enteresanlık var; hem insanlarından hem sonbaharı yaşayışından belli oluyor. Düşünüyorum da çok normal aslında; düşünün… 2. Dünya Savaşı sırasında Berlin’in yüzde 70’i yıkılmış. Ve seneler sonra kendine gelebilmiş, tam her şey düzeliyorken, Doğu ve Batı olarak iki ayrılmış şehir. Berlin duvarı 1989’a kadar şehri ikiye bölmüş. İstanbul’un bir anda ikiye ayrıldığını ve diğer tarafa geçmek için vize aldığınızı hayal edebiliyor musunuz? Çok üzücü… Bir de Berlin’in sırtına oturmuş bir Holokost utancı var. “Hüzünlü” dememin en büyük nedeni de bu aslında; yaşananların ağırlığı Berlin’de hiç gitmeyecek, silinmeyecek şekilde kalmış… Bu arada Topography of Terror adlı Holokost müzesi, atmosferi ve içeriği ile çok başarılı bir müze; Berlin’e giderseniz oraya uğramadan dönmeyin. Giriş de ücretsiz.

Ve Amsterdam!

Berlin’den Amsterdam’a Gidiş

Tatilimizin son iki gününde ise otobüs ile Amsterdam’a geçtik. (Trenle geçecektik ama bin tane problemden sonra 10 saatlik soğuk ve rahatsız bir otobüs yolculuğu yapmak zorunda kaldık!) Şunu itiraf etmeliyim, herkesin gözünde Amsterdam başka bir açıdan değerlendiriliyor. Tamam çılgın ve rahat olabilir ama öncelikle masal gibi bir şehir… Şehri gezmek için de gidin Amsterdam’a demek istiyorum.

Vondelpark da şehri daha da güzel yapıyor. Normalde Kasım ortası parktaki göl donmaya başlarmış, biz gittiğimizde, şansımıza, hava apaçıktı ve güneşliydi. Vondelpark’ın o ütopik görüntüsünü birebir yaşadık, kendimize de “Alice in Vondelpark” dedik!

Amsterdam’a giderseniz kesinlikle not almanız gereken bir yer ise Dam Square’in oradaki efsane cupcakeçi De Drie Graefjes! Tiramisulu muffinleri, rengarenk cupcakeleri ve harika ortamıyla buradan iki saat boyunca çıkamadık.

Bu yazıdan sonra sizi istediğiniz havayolu şirketinin sitesine Berlin uçak bileti almaya davet ediyorum :) Sevgiler!

Detaylı bir Amsterdam yazısı için theMagger’da “Amsterdam’da Kaybolmanın Yolları” yazısını okuyabilirsiniz.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?