“Türkiye’den başka nerede yaşayabiliriz?” diye araştırıp, farklı bir ülkede yeni bir hayat kurabilmek için heyecanlanırken bir yandan geleneklerimiz, ailemiz, geçmişimiz bizi burada tutuyor. theMagger’ın yeni röportaj dizisi “Yurt Dışında Yaşamak” ise buna cesaret etmiş ve bunu başarmış olanların hikayelerini anlatıyor. Sıradaki konuğumuz, Fransa’nın ve modanın başkenti Paris’te yaşayan ve çalışan Simay Demirel.

_Sevgili Simay, seni daha yakından tanıyabilir miyiz?

Merhabalar! Ben Simay Demirel. Arkadaşlarım beni yıllardır hep Simot, Simotto olarak çağırmışlardır, benimle cok bütünleştiği için bu ismi sosyal medyada da bu şekilde kullaniyorum. :) Doğma büyüme İstanbulluyum, 23 yaşındayım. Karakter olarak çok esnek bir insan olmama rağmen, yeni olan her şeyi seviyorum. Keşfedilecek, görülecek çok şey var!

_Ne zaman Paris’e taşındın? Memnun musun Paris’te yaşamaktan?

2015 yılında, Marmara Üniversitesi’nde öğrenciyken Paris’te Erasmus yaptım. O tarih itibariyle burada daha uzun süreli yaşamayı istediğime karar vermiştim. Geçtigimiz yıl Eylül ayından beridir de burada yaşıyorum. International Fashion Academy’de Lüks Marka Yönetimi Master’ı yapmak amacıyla geldim ve şu anda Gang of Earlbirds isimli bir multi-brand konsept mağazanın web ve marka stratejilerinden sorumluyum ve mezuniyetimle birlikte burada daha uzun kalabilmek adına yapmam gereken işlemlerin hazırlıklarına başlayacağım..

Paris başka bir şehir. Birkaç gün turist olarak gelindiğinde herkeste karışık izlenimler bırakıyor elbet ancak uzun soluklu kalındığı zaman anlıyorsunuz ki keşfi bol, çok özgür ve özel bir yer. Genel olarak Fransız kültürü, şehrin tarihi, evlerinin, sokaklarının bana verdiği görsel tatmin ve modanın merkezi oluşu sebebiyle ben buraya evim demekten çok büyük mutluluk duyuyorum. Paris’te bir cafe’ye oturup geçen insanları izlemek etkinlik olarak değerlendirilebilir, okadar keyifli! Modaya ilgisi olan biri olarak burada yaşamak rüya gibi. Hiç beklenmedik yerlerden kontaktlar elde edip, kendinizi Jacquemus’un defilesinde bulabiliyorsunuz. Bu tip sürprizlerin asla sonu gelmiyor. Comfort zone’umuzdan çıkıp, yeni yerlere açıldığımızda tanıştığımız kişiler, gördüğümüz yerler hep bir başka oluyor ancak Paris’te iyisiyle kötüsüyle kendi içinizde farklı kimlikleri keşfediyor, farklı bir perspektiften bir şeylere bakabilmeyi öğreniyorsunuz. Şehir oldukça katı bu anlamda. Gün içerisinde tanık olunan hayat gerçekleri, yabancı biri olarak geçirmek zorunda olduğunuz süreçler, güzelliği, kirliliği ve her şeyiyle bir şekilde bir bütün. Daha iyi olabilirdi diyebileceğim 3 şey muhtemelen farklı bölgelerdeki sınıf farkının çok belirgin olması, insanın canını sıkıyor tabii bir yerde. Devletin bu konuyu ele alışından ben şahsen memnun değilim. Bunun dışında bürokrasi de inanilmaz derecede. Online, telefonla bir şeyleri halletmek neredeyse mümkün değil. Her şeyi faksla, belgelerinizin çıktısını yerine götürerek yüz yüze halletmek gerekiyor. Son olarak da, bir hijyen problemimiz var. Böyle güzel bir şehirde her metro seyahatinin kabusa dönüşmesi üzücü… Dil konusunda intermediate seviyeye gelmek zor olmuyor, bir şekilde gün içerisinde kullanmanız gereken şeyleri öğreniyorsunuz. Ancak burada uzun süreli bir yaşantı hayali kuranların kesinlikle Fransızca’yı öğrenmesi gerekiyor. Her kültürden insanın yaşadığı, bu denli çeşitli bir şehir olmasına rağmen İngilizce konuşarak çalışılabilecek yer bulmak neredeyse imkansız.

_İstanbul’u özlüyor musun? Özlüyorsan hangi yönlerini özlüyorsun veya hangi yönlerini hiç özlemiyorsun?

İstanbul çok anaç bir yer. Sadece orada doğduğum için değil ama ziyaret eden insanlardan da aldığım izlenimlerle, İstanbul’u herkese kucak açan bir anneymiş gibi görüyorum ben. Her ziyaret edişimde, bir şekilde Paris’te eksikliğini hissettiğim empati ve Türk sıcaklığı dediğimiz bu duyguları tekrar yüklenip öyle dönüyorum. Dolayısıyla zaman zaman özlediğim oluyor. Ancak sanıyorum rahatlıkla söyleyebilirim ki, hayatımın bu döneminde beklentilerim, hayat görüşüm ve değerlerim sebebiyle Paris’te yaşamayı İstanbul’da yaşamaya tercih ediyorum. Paris pek çok farklı milliyeti barındırıyor olmasından ötürü İstanbul’a kıyasla daha az bir bütün hissi veriyor ancak bir şekilde İstanbul’da bireylerin hep bir arayışta olduğunu ve huzursuz olduğunu görüyorum. Koşullardan dolayı belki, sürekli bir tatminsizlik ve huzursuzluk var. Hayattan beklentileri yüksek bir birey olarak şu an böyle bir atmosfere geri dönmeye ben hazır olduğumu hissetmiyorum.

_Yurt dışında yaşamanın, başka bir kültür deneyimlemenin birey olarak avantajları ve dezavantajları neler sence?

Başka kültürlerle tanışmak gerçek bir zenginlik. Bir şekilde garipsediğiniz kültürlerin insanlarından dahi çok şey öğreniyorsunuz. Bu öğrendikleriniz internete yazıp edinebileceğiniz bilgiler değil gerçekten. İnsanlara kendilerini ifade etmeleri icin şans verip, insan ilişkilerinde efor sarfederek herkesi tanımaya değer görmeyi öğrendiğiniz zaman, sadece vizyonunuz genişlemiyor siz de değisşyorsunuz. Sürekli gelen bir güncelleme gibi :) Mevcutta şekillenmis değerlerinize, belki gidip de göremeyeceğiniz ülkelerin insanları bir şeyler katıyor.

Dezavantajı yok sanıyorum ama, düşülen ikilemler olabilir belki. Başka milliyetten insanların eğitim seviyelerini, sosyal anlayışlarını görünce bir şeyleri sorguladığınız çok oluyor. Hiç bu kültürler yokmuş, bir tek biz varmışız gibi yaşamak daha dertsiz olurdu herhalde :) Şaka bir yana, kesinlikle kısa süreliğine de olsa yenilik, yeni yerlere adapte olmak icin verilen o mücadele çok güzel!

_Paris’ten bize birkaç lokal öneride bulunabilir misin? Buralara gidince neler denemeliyiz?

Kahvaltı… Paris’in Instagram sayesinde meşhur olmuş yerlerine hafta sonu gidecekler, erkenden sıraya girip 1 saate yakın beklemeye hazır olsunlar. İyi tarafı, sehrin her bölgesinde mutlaka çok leziz kahvaltılık bir yer olması ve Paris gibi bir yerde kahvaltı için bir yer aramanıza birçok zaman gerek olmaması. Her köşe başında olan boulangerie’lerden kruvasanınızı, baguette’inizi alıp şehrin parklarında geziye çıkabilirsiniz.

Benim en sevdigim parklar; Jardin du Luxembourg, Jardin du Palais Royal, Jardin des Tuileries, Bois de Boulogne, Parc des Buttes Chaumont.

Tavsiye edebilceğim kahvaltılık birkaç yer; Café de Flore (172 Boulevard Saint-Germain, 75006), Holybelly 5 (5 Rue Lucien Sampaix, 75010), Buvette (28 Rue Henry Monnier, 75009)
Season (1 Rue Charles-Francois Dupuis, 75003), BigLove Café  (30 Rue Debelleyme, 75003) ve fix menu brunch’lar için La Gare (19 Chaussee de la Muette, 75016), Hotel Particulier Montmartre (Pavillon D, 23 Aveue Junot 75018).

Tatlı mekanı… Banana bread denemek icin KESİNLİKLE gidilmesi gereken 2 yer: Wild & The Moon vegan restoranı (55 Rue Charlot, 75003) ve  Marcel (1 Villa Leandre, 75018) Ayrıca Rose Bakery Shop (1 Rue de Navarin, 75009), Le Voltigeur  (45 Rue des Francs Bourgeois, 75004), Cafe Jacquemart-Andre  (158 Boulevard Haussmann, 75008).

Akşam yemeği… Pink Mamma (20bis Rue de Douai, 75009), Daroco (6 Rue Vivienne, 75002),  La Mangerie (7 Rue de Jarente, 75004), Odette (77 Rue Galande, 75005), Le Comptoir du Relais (5-9 Carrefourde l’Odeon, 75006), Mi-va-mi (23 Rue des Rosiers, 75004), Page 35 (4 Rue du Parc Royal, 75003) ve 18 euro’ya all-you-can-eat-sushi için Hoki Sushi (28 Avenue du General Leclerc, 92100)

Spontane gidilebilecek bir pub… Spontane olarak genellikle 4,5 ve 11. Arrondissement’lar tercih ediliyor. Oberkapf, Le Marais, Saint Michel ve Centre Pompidou yakınlarında çeşit çeşit bar bulabilirsiniz ve saat 4-9 arası genellikle happy hour oluyor. Rezervasyona kesinlikle gerek yok.

Popüler bir kokteyl bar… Bespoke – 3 Rue Oberkampf, 75011), Bisou (15 Boulevard du Temple, 75003), Moonshiner (5 Rue Sedaine, 75011), Candelaria (52 Rue de Saintonge, 75003), Andy Wahloo (69 Rue de Gravilliers, 75003), OFF Seine (86 Quai d’Austerlitz, 75013)

_Yalnız giderseniz kendinizi hiç yalnız hissetmezsiniz dediğin birkaç “cosy” mekan da önerebilir misin bize?

Lavomatic çok ilginç bir yer. İçerisi pek küçük, pek cosy ancak kendisini ilginc yapan şey giriş kismi. Burada “laverie” olarak adlandırılan çamaşırhanelerden birine giriyorsunuz önce, görüntü sadece çamaşır makineleri. Gizli bir kapıyı açıp içeri girdiğinizde bar sizi karşılıyor. Grup olarak girilmesi de yasak olduğu için, 1-2 kişi gidildiğinde çok keyif alınabilecek bir yer. Bunun dışında burada sandalyeleri yola bakan tüm teraslar bana huzur veriyor. Her bölgede de gözünüze cozy gelecek bir café bulabilirsiniz. Ben genellikle Used Book Cafe Merci, Wild & the Moon ya da Montmartre’daki cafelerden birini tercih ediyorum. Hem insanları izlemek için çok keyifli oluyor hem de buraların atmosferini seviyorum. Kitap okuyup kahvenizi içmek için ya da acil bir işiniz varsa sipariş vermeden saatlerce calişabileceğiniz bir yer de, Mona. Mona by MyLittleParis, My Little Paris isimli, blog yapılı websitesinin kurucuları tarafından yeni açılan bir co-working space. Dekoru, gelen gideni çok tatlı, girişimci kadınlar için cok motive edici bir yer!

_Yeme/içme mekanları hariç şehirde yaşayan lokalleri görebileceğimiz meydanlardan/bit pazarlarından/kütüphanelerden/galerilerden bahsedebilir misin?

MUTLAKA Marche aux Puces Dauphine’e gidilmeli! Buranın Cumartesi, Pazar ve Pazartesi günleri açık olan bit pazarlarından en sevdiğim ve en geniş kapsamlısı bence. Kütüphane olarak Galerie Vivienne’in tam karşısındaki BNF Site Richelieu’yu görmenizi tavsiye ederim. Birçok eski kitabevine denk geleceksiniz Marais bölgesini gezerken ancak benim en sevdiklerimden biri OFR Bookshop, (20 Rue Dupetit-Thouars 75003).

_Son olarak, yurt dışında yaşamak isteyen ama buna cesaret edemeyen kişilere birkaç tavsiyede bulunabilir misin?

Yurt dışında yaşama fikrini geçici bir tatilmiş gibi değil de, gerçekten ait olduğunuzu hissettiğiniz yere gidiyorsunuz diye kendi kendinize düşünüp, şehrin sunduğu her şeye açık olmanızı ve olabildiğince çok şeyi deneyimlemenizi tavsiye ederim. Son varış noktam neresi olacak endişelerinizi bir kenara bırakıp, şu an olmak istediğiniz yere varabilmek adına bir şeyler yapmaya hiç zaman kaybetmeden başlayın derim! ;)

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?