Begüm’le Borusan’ın bir etkinliğinde tanışmıştık; sonra da Hasdal’daki köpek barınağında karşılaştık. Muhabbetimiz bu şekilde başladı. Şimdi ise theMagger’da “KİM” bölümüne verdiği cevaplarla Begüm’ü daha yakından tanıdım.

Şimdi de sizi keyifli, “delikanlı” ve biraz da aktivist bir söyleşi ile baş başa bırakıyorum. Uzun, dolu dolu cevapların için teşekkürler Begüm!

 

Begüm merhaba! Öncelikle kendinden bahsedebilir misin?

Ankara’da doğan, İstanbul’da doyan ama her fırsatta ASPAVA’yı öven iflah olmaz bir Ankaralıyım. Tam da bu yüzden Kamu Yönetimi okudum galiba :)

Hayatımın bir döneminde, 18-20 yaş arası aklıma gelen tüm işleri yaptım. Hem param yoktu, hem de merakım çoktu. Garsonluktan, satış temsilciliğine, vitrin tasarımından, radyo programına, tek bölümlük dizi oyunculuğundan reklam çekimlerinde cast olmaya kadar… TBMM’de yayınlanan aylık bir dergide bile yazdım!

Merak içinde dolanırken yolum festivallerle kesişti ve orada zehri aldım. Yurt dışındaki festivalleri de yerinde ziyaret edip iyice fikir sahibi olduktan sonra ve birbirinden bu kadar farklı iş ve insan tanıma fırsatından sonra İstanbul’daki fırsatı değerlendirerek, Fanta Gençlik Festivali ile turneye çıktım. Hem sunuculuk hem de tüm festivalin sosyal medya içerik yönetimini yaptım ki o zamanlar markalar Facebook sayfalarını yeni açıyordu, örnek alabileceğin hiçbir şey yoktu ve benim o zamanki çılgın patronum Cem, sen halledersin diyerek yolladı beni yollara. :) Ben de onu mahcup etmemek için yaptım galiba, ajans olarak festivalin real-time iletişimi özelinde bir sürü ödüller aldık. 3 yıl bu şekilde Türkiye’yi gezme imkanı buldum. Beni en çok eğiten yer bu turne oldu galiba. Bir gün Kürtçe konuşan çocuklarla sohbet ederken, iki gün sonra deniz kenarında şortumla oturup müzik dinleyip, 8 gün sonra Karadeniz yaylalarına çıkmak gerçekten coğrafyanın insanlar üzerindeki etkilerini ve kaderlerini görmemi sağladı.

Küçük yaştaki tüm bu garip iş deneyimlerimle birlikte, her coğrafyadan insanla arkadaş olmak iletişim ve empati becerimi oldukça güçlendirdi. Hala her ilde bir arkadaşım vardır. Onlar benim durumları doğru betimlemem için bana ışık tutuyorlar. Yani Nişantaşı’nda oturup bir markaya fikir yazmak yerine Urfa’daki Mehmet abi, Adana’daki Fatma abla gibi düşünmek oldukça etkili hikayeler çıkarmamı sağlıyor. İşte tüm bu becerilerimi, hikayemi ve iletişim gücümü kullanarak markalar adına projeler yazıp, yönettiğim bir şirketim var.

The Captain Agency sanıyorum ki adı…

The Captain Agency 3 yıllık bir ajans. Kaptanı benim. Etkinlik, dijital pr, video prodüksiyon ve danışmanlık hizmetleri veriyoruz.

‘Konsept ajans’ veya ‘yeni nesil ajans’ cümlelerinin kullanılmadığı, kaptan ve ekibinin aynı hedef için çalıştığı bir ekibiz diyebilirim. Herkes aynı gemide olunca işler daha hızlı yürüyor ve herkes sorumluluk alıyor. Bu yüzden de hala batmadık diyebilirim. :)

Seni blogger sanan çok. Ama sen kendine tam olarak “blogger” demiyorsun; ancak instagram’da oldukça fazla takipçin var. Bu konudaki başarını nelere borçlusun sence?

Ben kendime ‘ATANAMAYAN BLOGGER’ diyorum. :)

2013’de Serdar Kuzuloğlu’nun TRT’deki programına sosyal medya gündemi ve projeleri konuşmak için katıldığımda canlı yayına saniyeler kala Begüm senin titr’ine ne yazalım demişlerdi. O dönemlerde atanamayan öğretmenler Twitter’da çok konuşuluyordu ve oradan aklımda kalmıştı; ‘ATANAMAYAN BLOGGER’ yazın bence demiştim. O canlı yayınla beraber hiçbir zaman blogger’lığa atanamadım bence.

2012-2013’de Twitter’ı aktif olarak kullanıyordum ve oldukça aktivist bir ruha sahip olduğum için attığım tweet’lerle içeriye girmeme ramak kala bıraktım o işleri. Mustafa Balbay’ın hapse girmesiyle ilgili attığım tweet Milliyet’e çıktıktan sonra birçok farklı grup tarafından hem alkış aldım, hem küfür. O zaman anladım ki gerçekler 140 karaktere sığınca acıtıyor.

O yüzden artık daha az gerçekçi olan Instagram’ı kullanıyorum. Burada insanların beni takip etme sebebim yazdığım günlük yazılar diye tahmin ediyorum. Çünkü; son dönemlerde istatistiklere bakıyorum ki yazı yazmadığım hiçbir post ne like alıyor, ne de kaydediliyor. Bu yüzden çok mutluyum. Aynı dili konuştuğum, makyaj malzemelerimi merak etmeyen, ne giydiğimi sormayan ama kitaplarımı ve yazdıklarımı merak eden bir grup var. Ben onlara; halkım demeyi seviyorum! Canım halkım benim! Emekli olunca hep birlikte Güney’e yerleşeceğiz :)

Instagram’da sürekli görüyoruz; köpeğin Douglas inanılmaz tatlı! Nasıl hayatlarınız birleşti Douglas’la? Kendisinden ve köpeğinle olan ilişkinizden bahsedebilir misin?

Douglas gerçekten ilginç bir karaktere sahip. Hayatlarımız internet üzerinden ilanını görmemle başladı. Çocukken bir köpek kolumu ısırdığı için köpeklerden deli gibi korkuyordum ama havaalanında uçağımı beklerken ilanını gördüm, sokağa atılmıştı kış günü ve benzinlikte boynuna ip bağlanmış şekilde bulunmuştu. Hemen aradım. Uçağa biniyorum şimdi, 2 saate evdeyim getirin bana dedim. Kapıyı bir açtım ki baya tosun gibi bi’şey! Korkup geri kapattım! Haha :)

Ama bu iş ciddiydi ve geri gönderemezdim. İlk bir hafta uyurken yatak odasında kapının arkasına sandalye koyuyordum, gece kapıyı açıp gelip beni ısırabilir falan diye düşünüyordum. Tam travmatik insan kafasıydı. Şimdi beraber uyuyoruz! :)

Bu çok başka bir duygu ve deneyimmiş. En yakın arkadaşımı sokaktan buldum!

O kolumu ısıran köpeği de artık anlıyorum. Kimse sevmediği ve hırçınlaştırıldığı için beni ısırmıştı ve artık onu affettim! Douglas sayesinde daha sevecen ve iyi bir insan oldum bence.

Bir hayvansever olarak hayvanların haklarını koruma konusunda önemli bir rol oynuyorsun. Sosyal medya sayesinde Türkiye’deki bilinç az da olsa artmaya başladı. Ancak kesinlikle yeterli değil. Bu konudaki fikirlerini alabilir miyiz?

Aslında hepimiz önemli rol oynuyoruz. Onların yaşam hakkını biz insanlar savunmazsak kim savunacak. Klasikleşmiş bir söz ama; bu Dünya sadece bizim için yaratılmadı.

Son dönemlerde sosyal medya sayesinde bu bilinç arttı, eskiden mahallelerde sadece belli başlı teyzeler çıkıp kediye, köpeğe mama koyardı ve tüm mahalle ‘kedili kadın’, ‘deli teyze’ gibi lakaplar takardı. Artık bu durum çoğu bölgelerde kayboldu, herkes kapısının önüne bir kap su, bir kap mama koymayı akıl eder oldu. Esnaf sahip çıkar oldu.

Hayvan hakları kanununda bu canların ‘mal’ olarak tanımlanması değişirse ve bu canlılarında birer ‘can’ olduğu ülkemizde kabul görürse belki caydırıcı olan yaptırımlar uygulanır ve biraz rahat nefes alırız. Onların başına gelen her şey hiç adaletli değil. Bu yüzden adaletsizliğin olduğu her yerde gücüm yettiğince bağırıyor olacağım. Hayvanlar için, çocuklar için, doğa için, ezilen kadınlar için, hukuksuzluğa uğramış delikanlı çocuklar için…

Seninle en çok hangi semtlerde karşılaşabiliriz? Bu semtlerde hangi mekanlarda vakit geçiriyorsun? 

Gün içinde çok sık yer değiştiren, toplantı yapan biri olduğum için aslında her yerde karşılaşabiliriz. Ama boş vaktim varsa Douglas ile tercih ettiğim standart mekanlarım vardır. Mesela; Nişantaşı’nda Kruvasan’da bi’şeyler yiyip-içmeyi, Son Topağacı’ndaki günlük nefis tatlıları deneyimleyip taze bir çay içmeyi, Kabataş Set Up Cafe’de boğaza karşı bi’şeyler atıştırmayı, Gümüşsuyu Twins Coffee’de kahve içip- kitap karıştırmayı, Zorlu’da Eataly’de pizza yemeyi, Etiler’de Beyaz Fırın’da kahvaltı yapmayı, yazın Backyard’ın bahçesinde yayılmayı ve Arnavutköy Mira Balık’ta rakı-balık yapmayı seviyorum.

Peki son zamanlarda hangi mekanları keşfettin?

Geçen haftalarda Ahali Teşvikiye adlı yeni açılan restorana uğradım. Enfes lezzetler vardı. Keşkek, Anadolu Tabağı adlı meze tabağı ve mücver favorilerimden. Bahçe kısmındaki perdeler akustiği önlüyor ve keyifle sohbet edebiliyorsunuz. Lakin her yeni mekan gibi şu an dolup taşıyor!

Bir de vizyonlarını çok sevdiğim Onur ve Oylum’un Balat’ta açtığı Coffee And Guide adlı yer radarımda. Süper işler yapıyorlar. Herkese ücretsiz Balat haritası dağıtarak İstanbul’un en güzel semtlerinden birinde keşfe davet ediyorlar. Fotoğraf turları düzenleyerek Balatlı çocukların eğitimine katkı sağlıyorlar. Olması gereken şekilde para kazanıp, fayda sağlıyorlar. O yüzden mutlaka destek olup, bir kahve içmek gerek.

En sevdiğin yurt dışı destinasyonların hangileri?

Zanzibar! Hayatımda en çok etkilendiğim yerdi. Gittiğim yerlerde otel tatili yapmaktan ziyade halkını, eğitim ve sağlık hizmetlerini, yaşam koşullarını, kültürlerini öğrenmeyi seviyorum.

Zanzibar cennet gibi bir yer, ilginç bir mutfağı var. Ama mutfağın arkasına girince işler değişiyor. Halk fakirlikten kırılsa da çalışanların çoğu Kenya’dan geliyormuş. Zanzibar’ın yerel halkı eğitilmiyor, dilleri yok. Devlet yok. Su yok. Adada yediğiniz hiçbir meyve orada yetişmiyor çünkü toprakları işleyecekleri bir sistem yok. Çocukların çoğu Nisan-Mayıs gibi salgın hastalıklardan ölüyormuş. Adada 5 adet doktor vardı. Tüm bu kötü koşullara rağmen halk inanılmaz mutlu bir şekilde takılıyordu. Hakuna Matata! Hayat felsefeleri. Kafaya takma diyorlar!

Ve şu notu da geçmek isterim, adanın karşısındaki en lüks otelin olduğu ada Bill Gates’e ait. Dünya’nın en zengini bile buna göz yumuyor… Gerçekten Hakuna Matata yani… İleride bir gün muhakkak uluslararası fonlardan biriyle birlikte buradaki yardımlara destek vermek istiyorum.

Buranın dışında seyahatin zevkli ve sanatsal dokunuşların olduğu şehirleri seviyorum. Gitmekten zevk aldığım yerler; Berlin, Kopenhag, Roma. Aklımda uzun süredir Fas, Marakeş’i görmek vardı. Bu akşam oraya doğru yola çıkıyorum. Bakalım orası bana neler katacak!

Seninle ilgili pek bilinmeyen 3 şey nedir?

_Dansçı olmayı çok isterdim galiba. Geç değil J Haftaya Urban Dans kategorisinde ders almaya başlıyorum.

_Düzen ve temizlik konusunda hassasım.

_Uzun yıllar yalnız yaşamış olsam da yalnızlığı sevmiyorum. Kalabalığı, uzun masaları, arkadaş toplaşmalarını çok seviyorum.

O zaman son soru… Seni sosyal medyada hangi adreslerden takip edebiliriz?

En aktif Instagram’ı kullanıyorum: https://www.instagram.com/begumtoprak

Teşekkürler!

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?