İlhamını doğadan alan ve deneysel tekno sahnesinin favori isimlerinden biri olan Christian Löffler, Almanya’nın en sevilen elektronik müzik sanatçılarından biri. Kendisiyle 10 Mayıs Cuma akşamı, PSM Caz Festivali kapsamında, Zorlu PSM Studio’da gerçekleştireceği konserden önce, keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Baltık Denizi kıyısındaki ufak kulübesinde yarattığı özel parçalardan elektronik müziğe olan bakış açısına, Christian Löffler’i daha yakından tanımak isterseniz, sizi röportajımıza alalım!

Seni biraz yakından tanıyabilir miyiz? Müziğin hayatına girmesi, daha spesifikleştirirsek prodüktörlüğe nasıl başladın?

Elektronik müziğe 16 yaşında, oldukça erken başladım ama zamanla illüstrasyon ve resim yapmaya daha fazla ilgi duydum. Bu yüzden yaşadığım yerde sanat okurken, bir yandan da Berlin veya Düsseldorf’ta sanat okullarına başvurmayı deniyordum. Yine zaman geçtikçe, zaten oldukça güçlü bir görsel sanat becerim olduğunu ve belki de bir eğitim programına daha katılmaya ihtiacım olmadığını fark ettim. O noktada müziğe geri döndüm ve gerçek ismimin altında yeni bir proje üzerinde çalışmaya başladım.

İyi bir takım oyuncusu değilim. Her şeyi elimde tutmak, kendi kendime fikirlerim üzerinde hızlıca çalışmak bana her zaman daha çekici geldi. Bu elektronik müzik için iyi bir şey aslında, orada da şarkıyı yazmaktan ve bestelemekten mixing’e kadar her şeyi kendin yapman gerekiyor. Her şey sana bağlı ve bu kendi bakış açından ilerlemek için güzel bir şey bence.

Temel bir soruyla başlayalım… Elektronik müziği nasıl tanımlarsın?

Elektronik müziğin, içinde çok güzel bağlantılar barındırıyor olmasını seviyorum. Bu müzik sayesinde dünyanın her yerinden çok fazla arkadaş edindim. Ama genel olarak konuşmak gerekirse elektronik müzik bana çok çekici geliyor çünkü ses ile dolu koca bir dünya yaratmak için yalnızca birkaç element yetiyor.

Doğayla iç içe olmanın sanatın için çok önemli olduğunu biliyoruz. Birçok eserini de Baltık Denizi kıyısındaki ufak bir kasabada yer alan kulübende üretiyorsun. Bundan biraz bahsedebilir misin, doğa sana ne şekilde ilham veriyor?

Hiçbir şeyden rahatsızlık duymadan sanatım üzerine yoğunlaşmam için sessiz bir yere ihtiyaç duyuyorum. Ayrıca dünyanın birçok şehrine sık sık yolculuk ettiğim için böyle sessiz ve sakin yerlerin benim için ne kadar önemli olduğunu görebiliyorum. Evimin önündeki sahil boyunca yürümeyi veya koşmayı çok seviyorum. Sahilde yürümek bir bakıma kafamı boşaltıyor diyebilirim.

Bir parçayı baştan sonra yaratma sürecinden bahsedebilir misin? Fikir nasıl çıkıyor, ne şekilde gelişiyor, ne gibi adımları takip ediyorsun?

Her zaman belli bir nitelik ile başlıyor – bu genelde şarkıya güzel bir temel oluşturacak ve üzerine her şeyi kurabileceğim yumuşak bir ses oluyor. Sonra, o sesi de arkaplanda tutarak, piyanoda bazı notalar çalarak ilerliyorum. Ayrıca bazı küçük vurmalı elementleri de ritmik yapıyı oluşturması adına dahil ediyorum. Sonunda bana dokunan bir melodi buluyorum, kaydediyorum ve ya bir sentezleyicide çalıyor, ya da melodiye farklı katmanlar ekliyorum.

Deneysel tekno ve elektronik müziğin önde gelen isimlerinden biri ve yetenekli bir prodüktör olarak, günümüzde elektronik müziğin durumu ile ilgili ne düşünüyorsun?

Doğruyu söylemek gerekirse elektronik müziğin durumu hakkında pek düşünmüyorum. En azından artık düşünmüyorum. Elektronik müzik yaratmaya başladığımda farklıydı. Her zaman çok farklı müzikler dinlerdim ve hiçbir zaman tek bir şekli takip ettiğimi düşünmezdim. Ayrıca kendimi de elektronik müzisyen olarak görmüyorum. Partilerde çalmayı, kalabalıkla bağlantı kurmayı çok seviyorum ve bu bir kulüp ortamında, konserde olduğundan daha çok keyif veriyor.

Daha önce İstanbul’da bulundun. Bu sürede şehir içinde zaman geçirme fırsatı bulabildin mi? Eğer öyleyse, seviyor musun İstanbul’u, sana ilham veriyor mu?

Yıllar sonra İstanbul’a geliyorum ve şehirdeki fanları görmek, her seferinde beni kalplerinden gelerek karşıladıklarını hissetmek çok güzel. Hayatımdaki ilk şovlarımdan birini burada yapmıştım ve geriye dönüp baktığımda görüyorum ki benim için çok heyecanlı bir deneyimmiş çünkü İstanbul çok hızlı değişen bir şehir. Doğruyu söylemek gerekirse, buranın insanlarıyla aramda çok özel bir bağ hissediyorum ve İstanbul benim için çok özel.

Son olarak, “Dünyadaki tüm mülteci çocuklar için” notuyla ilgi çeken “Haul” adlı klibinden bahsetmek istiyoruz. Mültecilik gerçekten de hepimizi ilgilendiren, önemli bir konu. Sen bu konuyu Haul klibin aracılığıyla vurgulamaya nasıl karar verdin?

Ana fikir, film yapımcıları Marek Partyš & Dušan Husár’dan çıktı aslında. Günümüzde yaşadıkları dünya ile ilgili birçok sorun yaşayan çok sayıda çocukla ilgili farkındalık yaratmak konusunda benimle iletişime geçtiler. Bu bizim için inanılmaz bir şey. Evsiz ve anne babasız olmak, sürekli devam eden bir korku ve umutsuzluk içinde yaşamak… Bu projeyle müzik dinlemenin keyfini ve önemli bir mesajı bir araya getirmek istedim.

Christian Löffler bileti almak için tıklayın.

İlginizi çekebilir: Magporter’dan Madeleine Peyroux

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN