Bir yaz ve deniz tatili planlıyor olsanız ve kendinizi Dubrovnik plajlarına atmayı iple çekiyor olsaız dahi Dubrovnik gibi bir şehirde tarihten kaçmanız mümkün olmuyor; zira şehir başlı başına tarihi bir atmosfer üzerinde kurulu ve bu atmosferi hem doyasıya yaşıyor hem de ziyaretçilerine en doğal hali ile yaşatıyor. Hadi gelin yazımızın ikinci bölümünde Game of Thrones dizisinin peşi sıra şehrin tarihi mekanlarında dolanalım ve Old Town olarak da bilinen Dubrovnik’in Eski Şehri’ni keşfedelim…

Dubrovnik’te surların içinde kalan kısım, şehrin Stari Grad ya da Old Town diye bahsedilen yeri. Avrupa’nın en büyük, en iyi korunmuş ve hatta bir anıt olarak kabul edilmiş şehir surları; sunduğu pitoresk bakış açısı ile beni bu şehre karşı en çok yükselten özellik. Şehre Pile Kapısı’ndan geçip, GOT çekimlerinde pislik Joffrey Baratheon kalesine dönerken çıkan ayaklanma sahnesinde kullanılan merdivenlerden inerek giriş yapılıyor ve 1400’lü yıllarda bir İtalyan mimar tarafından yapılmış Onofrio Çesmesi ilk olarak merhaba diyor sizlere.

Çeşmenin karşısı gibi kalan ve kale surlarına çıkış merdivenlerinin hemen yanındaki kilise St. Saviour Church. Bu yapı, büyük Dubrovnik depremi sonrası hayatta kalanlara minnet için yapılmış. Kiliseyi geçince insanların üzerinde durmak için çabaladığı ve bu çaba sırasında çok eğlendiği minik bir su oluğu göreceksiniz. İnanılan hikaye (belki de tamamen turistik bir uydurmadır); olukların üzerinde ayakta duran kişinin dileğinin kabul olacak olması. Hikayeden bağımsız nefis bir eğlence durağı burası; zira oluk üzerinde durmak neredeyse imkansız. Her geçişte çocuklarla birlikte deneme yaptığımdan ve yalnızca birkaç saniye durabildiğimden şansınızı çıplak ayak ile denemenizi öneririm. Oluk sonrası Franciscan Church and Monastery binası bulunuyor. Geceleri önünde nitelikli müzisyenlerin sıralandığı kocaman bir duvarı var manastırın. İçinin ise bir vaha olduğunu ve Avrupa’nın en eski eczanesine ev sahipliği yaptığını hatırlıyorum bir önceki seyahatten.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Angelo Vitale (@angelovitale4u) on

Pile Kapısı sonrası hemen üzerinde yürünmeye başlanan ana caddenin ismi Stradun. Yalnızca gün doğumundan evvelki saatlerde boş görmenin mümkün olabildiği ve beni her gördüğümde heyecanlandıran uzun ve geniş bir cadde burası. Dubrovnik’te hayat, bu caddenin mermer kaplı zemininde ve onun daracık ara sokaklarında ya da o daracık sokaklardan köşeyi dönünce karşınıza çıkıveren minik meydanlarda akıyor. Stradun, karşılıklı hediyelik eşya dükkanları, butik giyim mağazaları (daha butik ve tasarım dükkanlar için Ploce kapısına doğru yürümelisiniz), galeriler, cafeler, dondurma ve çikolata dükkanları ile çevrelenmiş durumda.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by anthony kemp (@anthony.m.kemp) on

Caddenin sonu Luza Square ve bu meydan eski şehrin tam olarak kalbi sayılıyor. Tarihi binalar ile çevrelenmiş meydanda, Barok bir güzel olan St. Blaise Church, The Clock Tower ve Orlando Sütunu‘nu görebilirsiniz. St. Blaise Klisesi’ni geçtikten sonra göreceğiniz; Dubrovnik Katedrali, Rektörler Sarayı (GOT 2. sezonda, tam bu merdivenlerde Dany dar denizi geçmek için Spice King’den gemi talep ediyordu) ve hem Rönesans hem de Gotik dönemden izler taşıyan Sponza Sarayı da şehrin diğer önemli tarihi yapıları olarak karşınıza çıkıyorlar. Sular içinde göreceğiniz bu yapıların çoğunda Barok mimari hakim. Bunun nedeni 16.yy’da şehirde yaşanan yıkıcı depremin Rönesans ve Gotik mimariyi ciddi ölçüde tahrip etmesi ve yenileme çalışmalarının bu kez döneme hakim olan Barok tarzında yapılmış olması. Sponza Sarayı ise, bu yıkıcı depremden çok az etkilenmiş ve bu nedenle de Rönesans dönemi eserlerinin en kıymetlisi kabul ediliyor.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Architecture Digest (@architect_digest) on

Jesuit Stairs GOT’daki Cersei kızımızın “walk of shame” yani utanç yürüyüşünü yaptığı merdivenler. Boş ya da sakin yakalamanın pek mümkün olmadığı merdivenleri fotoğraflamak için yapılacak en doğru hareket sabah erken saatlerde sokaklara çıkmak; zira dizinin etkisi yanında Gundulic Meydanı’nın hemen üst tarafında kalması yüzünden bu bölgenin kalabalığı hiç bitmiyor. Gundulic, sabah erken saatlerden öğlene dek kurulu kalan lokal pazarı ile ünlü. Jersuit Stairs sonrası Church of St. Ignatius of Loyola‘ya ulaşıyorsunuz. O da şehrin kıymetli kiliselerinden biri ve iç kısmı nefis Barok freskler ve Aziz Ignatius’un yaşamından sahnelerle süslenmiş durumda. Akşamları merdivenleri çıkıp, Loyola’nın hemen karşısındaki restorandan gelen klasik müzik eserlerini dinleyerek kilisenin dev kapısı önünde etrafı seyre dalmak hakikaten keyifli.

Eski şehre çoğunlukla Pile Kapısı’ndan giriş yapılıyor olsa da şehirde üç dev kapı daha bulunuyor: Ploce, Peskarija ve Ponta. Ploce, gün boyunca şehre araç giremediğinden sabah erken saatlerde taşınması gerekli ihtiyaçlar için kullanılıyor; zira kendisi Pile Kapısı’nın aksine merdivensiz giriş konforuna sahip. Pile ve Ploce kapıları asma köprüler ile sur içine bağlanırken, diğer iki kapı eski şehir limanına açılıyorlar. Hakikaten çok tuhaf bir his veriyor insana bu kapılardan yürüyüp geçmek. Özellikle de erken saatlerde, şehir henüz uyurken yapılan yürüyüşlerde farklı bir döneme ışınlanmak gibi bir his.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Culture Club Revelin (@cultureclubrevelin) on

Ploce kapısından şehre giriş yaptığınızda gözünüze değecek “neredeyse dörtgen” biçimli güzellik Revelin Kalesi. Önemli bir savunma noktası olan ve zamanında şehrin idari merkezi ve hazinesi olmuş bu kalenin bir bölümü günümüzde çılgın tekno partileri düzenleyen bir gece kulübü olarak Club Revelin kullanılıyor. Yolun devamında Dominican Monastery’e ait zarif basamakları görüyorsunuz. Manastırın sokağında GOT dizisinin pazar sahneleri çekilmiş, merdivenlerinde ise Kral Joffrey’e karşı bir protesto konuşması yapılmıştı. Manastırın dışı son derece yalın bir mimariye sahip, içi ise dışının aksine şatafatlı ve güzelliği de avlusundaki sarnıçtan geliyor. Ayrıca, içindeki yeşil alan kesinlikle görülmeli diye düşünüyorum. Sur içinde dolaşırken asla ıskalanmaması gereken bir güzellik olarak not alabilirsiniz kendisini.

Pile Kapısı’ndan şehre giriş yapmadan evvel sanki bir balkondaymışsınız hissi ile denize doğru bakılan teraslı meydandan görünen silindir şeklindeki yapı Bokar Kalesi. Bokar zamanında Pile Kapısı’nın korunmasından sorumluymuş. Şimdilerde ise, şehrin en kalabalık meydanından resmi çekilen bir güzellik yalnızca. (Bokar Kalesi ve hemen yanı başında olan Pile koyu birçok GOT bölümünde kullanıldılar. Mesela 7. sezonda Cercei ve Jamie’nin Demir Filo’nun gelişini izledikleri an ya da Myrcella’nın Dorne’a gönderilişi ve geri gelişinin beklenişi…) Game of Thrones’dan bu denli bahsetmişken, Dubrovnik’te yapılacaklar yazımda da bahsettiğim GOT Turu’nu seyahatinize dahil etmeyi unutmayın.

Şehrin en bilinen görüntülerinden bir diğerine gelirsek, şüphesiz Minceta Kulesi. Bulunduğu yüksek nokta nedeniyle savunma anlamında önemli bir yapıymış zamanında. Şimdilerde ise şehir manzarası için kullanılan turistik bir aktivite. Surların bir ucu Minceta Kulesi iken, diğer ucunda da Aziz John Kalesi (Mulo Kulesi) bulunuyor ve kendisi artık Denizcilik Müzesi olarak kullanılıyor. (Minceta’da olduğunuzda Dany’nin duvarlarda geçiş yeri aradığı sahneyi hatırlayın mutlaka.)

Son olarak, Eski Şehir Limanı’ndan bahsetmek istiyorum. Surlar ve ağır savaş günleri sonrası onarılmış ikonik kırmızı çatıların muazzam görüntüleri sonrası en çok fotoğraflanan nokta bu liman olabilir.  Limanın Porporela diye bahsedilen dalgakıran üzerindeki yürüyüş yolunda ve limanın meydanında günün her vakti dolaşmanızı öneririm.

İlginizi çekebilir: Lulucumm’dan Dubrovnik Yeme İçme Önerileri

İlginizi çekebilir: Lulucumm’dan Dubrovnik’te Ulaşım ve Konaklama

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN