Madrid’i tanımlayan tek bir sembol anıt, bina, meydan yoktur. Paris’in Eiffel’i, Barcelona’nın La Sagrada’sı, Roma’nın Colosseum’u gibi ikonik bir yapıya sahip değildir ama onu oluşturan mimariden gastronomiye her bir parça sonuçta Madrid’i muhteşem bir şehre dönüştürür. Madrid, uzun ve görkemli bir tarihin olduğu kadar büyük meydanların, geniş ve uzun caddelerin, canlı sokakların, parkların, dünya çapındaki müzelerin, gastronominin, kraliyet asaletinin ama aynı zamanda gündelik yaşamın canlılığının şehridir. Tüm bu yoğunluğuna ve büyüklüğüne rağmen mükemmel metro ve ulaşım sistemi, temizliği ile aynı zamanda dünya üzerinde yaşam kalitesi en yüksek şehirler arasında yer alır.

“Suyun üzerine yapıldım. Duvarlarım ateşten…”
(Madrid Arması’nın Üzerindeki Yazı’dan)

Endülüs gezimiz Cadiz’den başlayarak 5 kadim şehri, Malaga, Sevilla, Cordoba, Granada, ziyaret ile sona eriyor ve başladığımız yere, Madrid’e geri dönüyoruz. Madrid, Avrupa standartlarında dev bir şehir; bir metropol… Madrid, eski ve modern  İspanya’nın başkenti, Ortaçağ’da Castilla ve Aragon’un merkezi, Arap – İslam Endülüs’ün ezeli düşmanı… Madrid, Endülüs’ün, başka bir deyişle İber Yarımadası’na hakim olan Arap-İslam İmparatorluğu’nun bir parçası olarak kuruldu. Emir I. Muhammed tarafından 865 yılında Arapların ‘Mayrit’ (Al-Majrit) olarak adlandırdıkları bölgeye bir kale yaptırılır ve etrafında da bir kale-şehir inşa edilir. Bu şehir günümüzdeki Madrid’in temelini oluşturur. 1083’e kadar İslam İmparatorluğu’nun egemenliğinde  kalan şehir Castilla Kralı VI. Alfonso de Leon tarafından ele geçirilir ve o tarihten 1492’de Granada’nın düşüşüne kadar İber Yarımadası’na damgasını vuran Hristiyan – İslam Mücadelesi’nde Hristiyanlığın karargahlarından biri haline gelir. Öte yandan Madrid’in Büyük İspanyol İmparatorluğu’nun ihtişamlı merkezine ve başkentine dönüşmesi Kutsal Roma İmparatoru Charles V (İspanya Kralı olarak ise Carlos I) iki büyük Hristiyan Krallığı’nı, Castilla ve Aragon’u birleştirdikten sonra gerçekleşir. Charles V, Carlos I olarak İspanya Kralı olduğunda başkent olarak Endülüs’ün merkezi Sevilla’yı düşünür ancak sonradan tahta çıkan oğlu Philip II sarayını ve maiyetini Madrid’e taşıyarak şehri fiilen başkent yapar. Şehir, İspanya’nın altın yüzyılı (siglo de oro) olarak bilinen 17. Yüzyıl’da zenginliğinin ve ihtişamının doruğuna ulaşır; aynı zamanda Avrupa’nın en önemli kültür ve sanat merkezlerinden biri haline gelir, muhteşem mimarlık şaheseri yapılarla donatılır. Tarihinin getirdiği bu sanatsal,  kültürel ve politik derinlik Madrid’i Londra, Paris, Viyana, Roma ve Lizbon gibi Avrupa’nın en önemli ‘emperyal’ ve güzel şehirlerinden biri yapar. 

Madrid’i tanımlayan tek bir sembol anıt, bina, meydan yoktur. Paris’in Eiffel’i, Barcelona’nın La Sagrada’sı, Roma’nın Colosseum’u gibi ikonik bir yapıya sahip değildir ama onu oluşturan mimariden gastronomiye her bir parça sonuçta Madrid’i muhteşem bir şehre dönüştürür. Madrid, uzun ve görkemli bir tarihin olduğu kadar büyük meydanların, geniş ve uzun caddelerin, canlı sokakların, parkların, dünya çapındaki müzelerin, gastronominin, kraliyet asaletinin ama aynı zamanda gündelik yaşamın canlılığının şehridir. Tüm bu yoğunluğuna ve büyüklüğüne rağmen mükemmel metro ve ulaşım sistemi, temizliği ile aynı zamanda dünya üzerinde yaşam kalitesi en yüksek şehirler arasında yer alır.

Madrid’i meydanları, caddeleri ve sokaklarında yapılacak uzun yürüyüşler ile keşfetmek gerekir. Madrid’te rehberlerde, tanıtımlarda önerilenler dışında bu gezintiler sırasında keşfedilmeyi bekleyen bir sürü mekan bulunmaktadır. Arada dinlenmek için keşfedilen bu mekanlarda verilecek kısa süreli molalar bu gezileri daha bir güzelleştirir.

Madrid’in meydanları, cadde ve sokakları ne kadar kalabalık olsalar da ferahlık duygusu verir insana.  Bir cumartesi öğleden sonra Plaza Mayor ve Puerta del Sol’un kalabalığı ve canlılığı şehri damarlarınıza kadar hissetmenizi  sağlar. Plaza Mayor’un simetrik dikdörtgen mimarisi ve etrafını çevreleyen binaları Madrid tarihini gözler önüne serer. Plaza Mayor, Madrid’in en bilinen spesiyallerinden biri olan kalamar sandviç yemek için ideal bir yerdir. Şehrin belki de en popüler ve yoğun yeri olan Puerta del Sol ise gerçek anlamda da Madrid’in ve İspanya’nın merkezidir. Tarihsel olarak İspanya’nın sıfır noktası sayılır.

Her iki meydandan da birkaç dakikalık bir yürüme ile Madrid’in en bilinen bulvarı Gran Via’ya ulaşılır. Şehrin ana damarı, alışverişin ve iş dünyasının merkezlerinden biri olan Grand Via 20. Yüzyıl’ın ilk dönem modernizmini yansıtan mimarisi ile New York caddelerini andırır.  Nitekim İspanyol Broadway’i olarak da adlandırılan cadde Avrupa’nın en canlı ve yoğun caddesi olarak da kabul edilebilir. Sabah 05.00’de bile kalabalık olan caddeden o saatte de müzik sesleri, canlı şarkılar duyulur. Cadde Calle de Alcala’yı, Plaza de Espana’yı bağlar.

Calle de Alcale 10,5 km uzunluğu ile Madrid’in en uzun caddesidir. Puerta de Alcala, Plaza de Cibeles, Instituto Cervantes, Banco de Espana gibi şehrin en önemli mimari yapılarından bazılarına ev sahipliği yapar. Cadde Madrid’in merkezi meydanlarından biri olan ve şehrin en bilinen turistik yerlerinden biri olan Buen Retiro Park’ın da bulunduğu Plaza de la Independecia ile birleşir.

 Ve Salamanca… Madrid’in en lüks ve şık bölgesi. Calle de Alcala ve Paseo de la Castellana tarafından sınırları çizilen bu bölgedeki cadde ve sokaklar şehir kaşiflerine Madrid Burjuvaları arasına karışarak şehrin zerafetini keşfetmeleri için müthiş zamanlar vadeder. Bölgenin ana caddeleri olan Calle de Serrano ve Calle de Jose Ortega y Gas, diğer benzerleri Via del Corso, Lafeyette, Via Monte Napoleone veya Kohlmarkt gibi dünyanın en tanınan lüks markalarına evsahipliği yapan birer ‘alışveriş’ merkezi gibi gözükseler de Madrid’in kendine has havasını yansıtırlar. Salamanca içinde yer alan Calle de Lagasca, canlı havası, irili ufaklı şık ve fiyat açısından ulaşılabilir butikleri ile belki de en ilgi çekici caddedir. Calle Claudio Coello gibi 20 Euroya ayakkabı alabileceğiniz mağazalar ile Canali’nin komşu olabildiği güzel caddeler de bölgedeki çeşitliliği yansıtır. Bölgedeki restoranlar ve kafeler de gastronomik bir zenginlik sunar ziyaretçilerine. İspanyol mutfağının yaratıcılığı ile geleneksel mutfağın bir arada yer aldığı Madrid, İspanya’nın farklı yörelerine ait lezzetleri bir araya getirir.

73 müze ve 46 kütüphanesi ile dünya üzerinde ancak birkaç şehir Madrid kadar ihtişamlı, kapsamlı ve aşkın bir sanat ve kültür ortamı sunar ziyaretçilerine. Bu 73 müze içinde ise üç tanesi, Paseo de Arte’deki ‘Altın Sanat Üçgenini’ oluşturan Prado, Reina Sofia ve Thyssen-Bornemisza Madrid’i sanatseverler için bir mabed haline getirir. İspanyol Kralları’nın ‘altın dönemin’ zenginliği ve ihtişamını ölümsüz kılmak için verdikleri destekle yaratıcılık ve sanatlarının doruğuna ulaşan Velazquez ve Goya; İspanyol resminin kurucusu kabul edebileceğimiz El Greco; mistik resmin en büyük isimleri Zurbaran ve Murillo’nun klasik İspanyol sanatını oluşturan resimleri yanında Flaman, İtalyan ustalar; modern dönemin Picasso, Dali, Miro, Tapies, Sorolla, Gris gibi büyük İspanyol sanatçıları ve her ekolden, her dönemden, her ülkeden sanat tarihinde iz bırakmış neredeyse bütün isimlerin yapıtları bu üç müzenin duvarlarında sergilenirler. Sanat tarihinin en önemli, simge tablolarından bazıları bu müzeleri sanat meraklıları için neredeyse mitolojik yerler hale getirir. Madrid’i tanımlayan tek bir sembol seçmek gerekirse bence tek seçenek olan Prado, tüm zenginliği yanında Velazquez’in Las Meninas tablosuna ev sahipliği yapar. Thyssen-Bornemisza ise Bruegel’den Rubens’e; Gaugin’den Munch’e; Hopper’den Braque’a, Modigliani, Kandisky, Schiele, Böcklin, Pisarro ve Degas’a kadar en büyük isimlerini bir araya getirerek bir resim tarihi geçidi yaptırır. Reina Sofia ise belki de sanat tarihinin en bilinen, en tartışılan savaş resmi olan Picasso’nun Guernicası’na sahiptir. Reina Sofia sadece bir müze değil aynı zamanda İspanya İç Savaşı’ndan günümüze modern İspanyol Tarihi’nin belgelerle aktarıldığı bir kültür merkezidir de.

Madrid müzeleri söz konusu olduğunda, şehrin altın üçgenini oluşturan bu müzeler dışında farklı mimarisi ve içeriği ile CaixaForum Madrid’ten de söz etmek gerekir. Altın üçgenin bulunduğu bölgede, Paseo del Prado’da yer alan ve ’eski bir elektrik santralinden İsviçreli Mimarlar Herzog ve Meuron tarafından yeniden yaratılan bina sadece bir müze-sergi alanı değil aynı zamanda bir sanat ve eğitim merkezi; sanatseverlerin buluştuğu bir çok-işlevli mekandır. Hemen yanında yer alan ve botanist Patrick Blanc tarafından tasarlanan Dikey Bahçe, Avrupa’nın kendi alanındaki en önemli yapıtıdır.  

Madrid, konumu ile de çok önemli bir şehirdir. İspanya’nın en tarihi ve ilgi çekici bazı şehirlerine birkaç saatlik uzaklıkta yer alır. Madrid’ten günübirlik gezilerle Avila, Segovia, Salamanca ve efsanevi şehir, El Greco’nun memleketi, İspanya Krallığı’nın ilk başkenti Toledo ziyaret edilebilir. Özellikle Toledo kesinlikle görülmesi gereken bir şehirdir. Arap-İslam İspanya’sı dönemindeki adıyla Tuleytula günümüz İspanya’sındaki en ilgi çekici, en otantik ve özel şehirlerden biridir. Arap-İslam hâkimiyeti sona erip de şehir Hristiyanlar’ın eline geçtikten sonra Toledo İspanya’nın dini ve kültürel merkezi haline gelmiştir. Dünya üzerinde Ortaçağ atmosferini, tarihi ve kültürel geçmişi bu düzeyde yansıtan çok az şehir vardır. Gerçek tarih meraklıları için Toledo’ya günübirlik bir ziyaret yeterli değildir.

Normalde seyahat yazılarımda mekan önermem ama Madrid için bir istisna yapıp birkaç öneri yapacağım:

Hızlı, ayaküstü bir kahvaltı için Plaza de Independencia’da yer alan fırın Harina, kahve molası için Toma Cafe, öğle veya akşam yemeği için İspanyol mutfağını dünya mutfağı ile birleştiren ve daha kozmopolit-evrensel bir atmosfer sunan  Lateral, daha otantik bir atmosfer için La Candelita rahatlıkla tercih edilebilecek yerler. Elbette Madrid’in en  eski ama aynı zamanda popüler ve bohem bölgesi, Barrio La Latina’daki irili ufaklı tapas barlara, kafelere uğramak gerek.  

Özellikle mutfağı ile öne çıkan, şefinin ‘gayri-resmi yüksek mutfak’ olarak tanımladığı bir gastronomi anlayışına sahip otel De Las Letras Gran Via’da olması nedeniyle merkezi bir konumda da yer alıyor.  

Madrid alışverişin zevkli bir uğraşa dönüştüğü şehirlerden biri kuşkusuz. Salamanca Bölgesi dünya üzerinde bir benzerini ancak İtalya’da yaşayabileceğiniz en otantik lüks alışveriş deneyimlerinden birini sunar. İspanya, özellikle erkek giyiminde ve ayakkabı tasarımda İtalya’dan sonra dünyanın en iyisidir. Bu açıdan Salamanca sokaklarında sırf ‘vitrin alışverişi’ yapmak bile insana haz verir.

Her pazar ve tatil günlerinde La Latina Bölgesi yakınlarında kurulan açık hava pazarı El Rastro’nun ziyareti de bir Madrid ritüelidir. El Rastro’da yorulan bünyeler La Latina’nın tapas barlarında Madrid’i yeniden keşfe çıkmak için gerekli enerjiyi toparlayacaklardır.

Tabii bir de futbol meraklıları… Madrid dünyanın en büyük futbol kulübüne, Real Madrid’e ev sahipliği yapar. Futbolseverler Madrid’te Real Madrid ile ilgili muhteşem bir deneyim yaşayabilirler. İyi bir futbolseverin şehrin bir diğer takımı Atletico Madrid’i de atlamayacağını düşünüyorum.

Madrid, dünya üzerinde ziyaret etmek isteyeceğiniz kentlerden biri. Bir altın şehir…

Endülüs ve İspanya, dünyanın köklü müzik geleneklerinden birine sahip. Endülüs dendiğinde akla elbette Flamenco geliyor. Nitekim Flamenco’nun büyük büyük ustaları da Endülüs’den çıkmıştır. Geleneksel Flamencocular, Paco Pena ve Paco de Lucia en otantik Endülüs Müziği’ni büyük bir ustalıkla icra ederler. İspanyol Klasik Müziği’nin kurucusu ve ruhu diyebileceğimiz Isaac Albeniz ile gelmiş geçmiş en büyük İspanyol besteci olarak kabul edebileceğiz Cadiz doğumlu Manuel de Falla başta olmak üzere Joaquin Rodrigo, Joaquin Turina, Federico Mompou gibi önemli İspanyol besteciler de Endülüs temalarını kullandıkları yapıtlar ortaya koymuşlardır. Bizet’ten Lalo’ya; Borodin’den Rimsky-Korsakov’a, Debussy’e, Ravel’e kadar klasik müziğin pek çok büyük bestecisi Endülüs ve İspanyol müziğinden esinlenmiştir. Luigi Boccherini gibi İtalyan olmasına rağmen müzik yaşamını İspanya’da sürdürmüş ve yapıtlarında gitarı yoğun olarak kullanmış bir ilginç örnek de bulunmaktadır müzik tarihinde. Miles Davis bile ‘Sketches of Spain’ albümüyle bu müziği modern caz ile buluşturmuştur. İspanya seyahatim sırasında ve bu seyahatleri kaleme alırken dinlendiğim, zamanla eklemeler ve çıkarmalarla son haline gelen bu liste Endülüs ve İspanyol Müziğini merak edenler için bir başlangıç olabilir sanıyorum. 

Endülüs ve Madrid için Spotify’da hazırladığım müzik listesine buradan ulaşılabilir.

 

Madrid’i farklı zevkler ve farklı bakış açılarıyla keşfetmek isterseniz theMagger’da bu yazıdan fazlası var, burayı tıklayın!

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?