Seneler önceydi; bir gün okuldan eve dönüğümde televizyonu açtım ve Uğur Yücel ile Şener Şen’in oynadığı bir filmle karşılaştım. Genç bir şarkıcının elinden menajer eskisinin hikayesini anlatıyordu film. İşte o gün tanıştım Yavuz Turgul’la. O günden beri en sevdiğim Türk yönetmenlerinden biridir kendisi; Muhsin Bey gibi geçerliliğini hala yitirmemiş bir film yapmış olmasının yanı sıra, karakterlerini ince ince işleyebildiği, içimizden insanların hikâyelerini ustalıkla anlatabildiği için…

Av Mevsimi’nin çıkış tarihini öğrendiğimde içimi kaplayan heyecanı anlatmak zor; Şener Şen gibi bir efsane, oyunculuk yeteneğine tüm kalbimle inandığım Cem Yılmaz ve tabii ki Yavuz Turgul, daha ne isteyebilirim ki…

Gelin görün ki hayallerimin köşesine bile yaklaşamadı Av Mevsimi, belki çok şey beklediğimden, belki de hiçbir şey beklemediğimden bilemiyorum: En büyük problemi tür karmaşası içinde olması; bir polisiye mi çekilmek istenmiş yoksa polislerin yaşamını konu alan bir dram mı belli değil. Öyle bir karışmış ki ortalık; her karakterin kişisel hayatını ele alarak aynı cinayet hikâyesiyle 3-4 film yapılabilir. Dolayısıylane karakterlerden bir şey anlıyoruz ne de polisiye tadı alabiliyoruz. Üstelik kahramanlarımızın özel yaşamlarına ait birçok karenin filme kattığı hiçbir şey yok. Farz-ı misal Çömez’in, kız arkadaşı ve babasıyla yemek yemesi; neden o sahneyi izlemek zorunda bırakıldık, neden hayvancılıkla ilgili bilgiler edindik anlamak ne mümkün.

Karşılaştırmak saçma belki ama geçen gün izleme şerefine nail olduğum Jean-Pierre Jeunet’nin “MicMac”i aklıma geliyor Av Mevsimi’ni düşününce. 100 dakika boyunca ne bir eksik ne de bir fazla sahne izlemek zorunda kalıyorsunuz, su gibi akıp gidiyor hikâye. O kadar içine alıyor izleyicisini, bittiğini yazılar çıkınca anlıyorsunuz.

Etrafımdaki herkese Av Mevsimi’nin ilk yarısınıngereksiz olduğunu söyleyip durmam tam da bu yüzden işte. Derdini 180 dakikada bile adam gibi anlatamıyorsa bir film, terslik var demektir. Kimseler kusura bakmasın ama Cem Yılmaz Lazca bir türkü söyledi diye bir film güzel olamaz.

Gelelim oyunculuklara; artık kendisinden çok şey beklendiğinden midir bilinmez Şener Şen ortalama bir iş çıkarıyor. “Kötü” diye nitelendirmek niyetinde değilim kesinlikle. Ama çok daha iyi işler ortaya koyduğunu hepimiz biliyoruz.

Başta da söylediğim gibi Cem Yılmaz’ın oyunculuk becerisine tüm kalbimle inanıyorum. Özellikle Organize İşler’deki kötü adam tiplemesi ve Hokkabaz’daki iyi niyetli saf sihirbaz karakteriyle edindim bu düşünceyi. Ancak deli Karadenizli portresini çizerken aşırıya kaçıyor bazı bazı. Çok da göz tırmalayan cinsten değil aslında, ben daha durusunu daha doğalını beklediğim için böyle düşünüyor olabilirim.

Şener Şen ile birlikte izlemenin tadından yenmeyeceğine inanan izleyiciler için harikalar yaratan Çetin Tekindor ortalama çizgisinin diğer tarafına geçmeyi başaramıyor ne yazık ki. Zaten kendisini görmek isteyenler filmin ikinci yarısına kadar beklemek zorunda. Ancak o zaman arz-ı endam ediyor Çetin Tekindor. O andan itibaren yavan bir Adanalı şivesiyle, kızı için çabalayan çaresiz bir baba olarak karşımıza çıkıyor. Ama çaresizliğini ancak yaptığı kötülükte görüyoruz; duygusal anlamda içinde olması beklenen hiçbir hissiyatı yansıtamıyor oyunculuğuna.

Okan Yalabık ise her zamanki gibi başarılı, rolünün hakkını veriyor. Velhasıl akademik kariyer peşinde cinayet masasında bile çalışmaya gönüllü karakterinin, gördüklerinden sonra her şeyi bırakıp et lokantaları müdürlüğüne talip olması yenilir yutulur cinsten bir durum olmamış. Hoş; burada şahsının bir suçu yok, o suç tamamen Yavuz Turgul’a ait.

Diğer oyuncuları izninizle es geçmek istiyorum, zira bir Yavuz Turgul filmi hakkında bu kadar kötü şey yazmış olmak beni derinden yaralıyor inanın.

Sonuç olarak; güzel görüntülerden oluşan bir film izlemek istiyorsanız, bir de “Bu kadar iyi adamı bir arada bir daha nerede göreceğim”cilerdenseniz, izlemenizi tavsiye ederim.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?