Genius, erken 20. yüzyıl Amerikan Edebiyatı’nda Jazz Dönemi sonrasının en önemli ve ilgi çekici romancılarından, Faulkner’ın deyimi ile “kuşağının en yetenekli yazarı” Thomas Wolfe’un büyük bir yazar olma hikayesini, onu büyük bir yazar yapan Amerikan Edebiyat Tarihini’nin en önemli editörü olarak kabul edilen Maxwell Perkins ile olan ilişkisini anlatan bir biyografi ve dönem filmi.

genius

Biyografiler, kimin olurlarsa olsunlar zor işlerdir. O yüzden öncelikle böyle büyük bir sorumluluğun altına giren ve riski yüklenen sanatçıya saygı duymak gerekir. Hele de uzun süredir aktör olarak sinema dünyasında yer almasına karşın ilk filminde böyle zorlu bir işe girişen yönetmen Michael Grandaga bu bağlamda ekstra bir saygıyı hakediyor.

Genius, öncelikle edebiyat severlerin daha çok ilgi duyacağı ve seveceği bir dönem filmi. Filme hakim olan gri tonlar ve melankolik hava hem filmin duygusal olarak yoğun edebi-sanatsal içeriğine hem de 1929 Büyük Buhran’ın etkilediği dönemin ağır toplumsal ve ekonomik şartlarına uygun bir atmosfer yaratıyor.

7X2A4831.cr2

Filmin odağında Perkins ve Wolfe’un yer almasına karşın yan hikayelerde Wolfe’un sevgilisi ve hamisi sahne tasarımcısı Aline Berstein ile Perkins’in karısı Louise Perkins de önemli bir yer tutuyor ve bu bağlamda da film bir üçlü ilişki üzerine kurgulanıyor. Wolfe’un tam ortasında yer aldığı bu ilişki üçgeninin bir tarafında Perkins diğer tarafında da Alice yer alıyor. Alice, yaşama tutunması için son şans olarak gördüğü Wolfe’un Perkins ile kurduğu bir tür baba-oğul ilişkisinin onu elinden aldığını düşünüyor; hatta filmin en hatırda kalan sahnelerinden birinde Perkins’e bu yüzden silah bile doğrultuyor. Mrs. Perkins Alice’e şöyle diyor bu ilişki hakkında: ‘’Ben Perkins’e oğul veremedim. O Tom’da hiç sahip olamadığı oğlunu buldu; Tom da hiç sahip olamadığı babasını’’.

Keza filmde Perkins ile eşi arasındaki ilişki de dikkat çekici bir unsur olarak yer alıyor. Mrs. Perkins’in evlilikleri hakkında söylediği ‘Ben de editlendim’ repliği filme dair en akılda kalıcı en vurucu anlardan birini yaratıyor. Alttan alta işlenen bu hikayeler de filmin asıl teması olan edebiyat dışında da ayrı bir derinlik kazanmasını sağlıyor.

Filmin geçtiği yıllar Amerikan tarihinin çok özel bir döneminin, ‘Jazz Age’ adlandırılan, toplumsal ve sanat yaşamında yeni anlayışların hakim olduğu bir zaman diliminin sonudur. Genius, Caz Dönemi’nin moda anlayışı ve eğlence hayatı gibi bazı unsurlarını başarıyla kullanarak dönem filmi karakterini ve inandırıcılığını kuvvetlendiriyor. Filmde caz, dönemin ruhuna bağlı olarak Wolfe’un en sevdiği müzik olarak sunuluyor. Döneme damgasını vurmasının yanında yoğun, çoşkun ve aşkın bir müzik olan cazın doğaçlamaya dayanması ve bu açıdan da müzik türleri içinde en ‘içgüdüsel, duyumsal ve özgür’ tür olması sadece dönemin değil Wolfe’un karakterinin anlaşılması açısından da filme büyük bir katkı yapıyor.

Wolfe’un taşkın karakteri ve davranışları ile ilgili ilginç detaylar da filmi zenginleştiren unsurlar arasında. Örneğin ayaklar Wolfe’un yerinde duramayan karakterinin metaforu olarak kullanılıyor. Nitekim film Wolfe’un heyecanla ve stresle ayaklarını hareket ettirirken, sigara izmaritlerini ezerken açılıyor. Sonra Jazz Klübü sahnesinde de tempo tutarken Wolfe’un ayakları adeta onun adına konuşuyor.

genius 2

Altın makas olarak tanımlanabilecek Perkins’in Wolfe’un roman taslaklarını kısalttığı anlar belki biraz fazla karikatürize edilerek anlatılıyor ama bu kısaltmaların yaratma ve yaratım eyleminin sonuçlarının disiplin altına alınması, başka bir deyişle yayın sektörünün ve piyasanın gerçeklerine uygun hale getirilmesi sürecinin bir metaforu olarak kullanılması filmi içerik açısından zenginleştiriyor.

Wolf’un Perkins ile zaman içinde tartışmaya başlaması ve sonunda da onu terketmesi babası ile tartışmaya girip isyan ederek evi terkeden bir oğul davranışı gibi anlatılıyor. Bunun olacağı Louise Perkins dışında Perkins’in yakın çevresini oluşturan, örneğin keşfettiği, editörü olduğu yakın dostu Hemingway gibi diğer yazarlar tarafından da seslendiriliyor. Hemingway açık bir şekilde bu durumu şöyle ifade ediyor: ‘‘Daha önce de söyledim: Tom seni yakında terk edecek.’’ Filmin dramatik yapısını kuvvetlendirebilecek bu beklenen sonun biraz hızlı ve yüzeysel geçilmiş olması filmin eksi hanesine eklenebilecek bir senaryo zaafı haline dönüşüyor öte yandan.

Filmin belki de en iddialı olduğunu yanına, her biri bir yıldızdan oluşan zengin oyuncu kadrosuna gelirsek…

Jude Law, kimi zaman karakterin inandırıcılığına zarar verme eğilimi gösteren abartılı bir oyun ortaya koysa da aynı zamanda Wolfe’un duygusal yoğunluğunu, coşkun ve taşkın ama aynı zamanda sofistike ve görkemli edebiyatını yansıtmayı  başarıyor.  Her büyük sanatçıda derecesi ve etkisi başka olmakla beraber ben merkezcilik ve sanatını herşeyin ve herkesin üzerinde görme eğilimi Wolfe’da çok yoğun. Law bu karakter özelliklerini beyazperdeye aktarmada iyi bir iş çıkarıyor ve bu açıdan da karakterinin gerçekçilik boyutunu kuvvetlendiriyor.

Şu anda sinema dünyasında muhtemelen Colin Firth kadar yumuşak, cool ve dingin bir oyunculuk karakterine sahip olup da beyazperdeyi bu kadar dolduran başka bir oyuncu, bir yıldız yoktur bence. Firth’ün oyunculuğu, özellikle Al Pacino ve Sean Pean’in  temsil ettiği ‘her an patlamaya hazır olan ve genelde filmin en can alıcı, gerilimin ve heyecanın  en üst noktaya çıktığı sahnesinde patlayan’ oyunculuk ekolünün anti-tezidir bir bakıma. Firth bu filmde de Law’un rolünün gereği olarak ‘taşkın’ ve ‘gösterişli’ oyununu dengeliyor ve neredeyse sinir bozucu bir şekilde dingin ve yumuşak bir oyunculuk ile seyircide bir rahatlamaya yol açıyor.

genius-2016-jude-law-nicole-kidman-colin-firth

Nicole Kidman, yeniden kendini bulduğu bir rol ile çıkıyor karşımıza. Entelektüel, yaratıcı, feminist, egosu ve öz güveni yüksek gibi gözüken ama hayatına giren erkeklerde aradığı mutluluğu bulamadığı için kırılgan bir ruh haline sahip; bir süredir beraber olduğu, maddi-manevi desteklediği Wolfe’un yazarlık fırtınası tarafından sürüklenmemek için direnen karizmatik ama mutsuz-melankolik sahne tasarımcısı Aline Bernstein karakterini başarıyla taşıyor beyaz perdeye. Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri, Aline’nin Wolfe’u tren istasyonunda karşıladığı ve Perkins ile ilk kez karşılaştığı sahne Kidman’ın beyazperde karizmasının ve nasıl sadece duruşuyla bile bir filme değer katabileceğinin çok başarılı bir örneğini ortaya koyuyor.

Filmde karizmatik ana erkek karakterlerin gölgesinde kalan karizmatik diğer kadın rolünde, Bayan Perkins’de Laura Linney de çok başarılı bir oyunculuk sergiliyor. ‘‘Ben de editlendim’’ cümlesi uzun süre unutulmayacak bir replik olarak hafızalara kazınıyor.

Filmin oyunculuk açısından asıl sürprizi Scott Fitzgerald rolünde kısa ama çok etkileyici bir performans gösteren Guy Pearce. Uzun yıllar sonra bile film söz konusu olduğunda hatırlanacak bir oyunculuk gösteriyor.

Genius’un bir dönem filmi olarak sanat yönetimi de başarılı olarak kabul edilebilir. Kostüm, atmosfer ve iç mekan tasarımları yapıtın bir dönem filmi olarak seyirciyi ikna etmesini sağlıyor.Peki daha iyi bir film seyredebilir miydik? Soruyu başka türlü sorarsak ‘edebiyat meraklılarının dışındaki seyirciye de ulaşabilmek adına daha sağlam bir film yapılabilir miydi?’ Cevabım kesinlikle evet… Film boyunca yönetmenin ‘ilk film acemiliği’ sürekli olarak hissediliyor. Bir kararsızlık, bir ne çektiğinden emin olamama hali filmin ‘doğru gitmeyen bir şeyler var’ hissini vermesine yol açıyor. Dolayısıyla da filmi yönetmenlikten ziyade konusu, başarılı dönem canlandırmasıyla sanat yönetimi ve oyuncularının beyaz perde karizması kurtarıyor ve ortaya seyir zevki vasatın üzerinde olan bir yapıt çıkmasını sağlıyor.

Genius-Movie-Poster

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?