Sosyal medyada hem muhteşem film önerilerine ve sinemaya dair türlü bilgiye ulaşabileceğimiz kişisel hesaplarını hem de Instagram’daki “Bazı Nefis Filmler” paylaşımlarını takip ettiğimiz, yazılarınıysa Bant Mag.’de okuduğumuz Melikşah Altuntaş’la sinemadan ve İstanbul’dan konuştuk.

_Seni kısaca tanıyabilir miyiz?

Benim kendim hakkımda bir şeyler anlatıyor olmam genellikle ne iş yaptığım ya da kaç yaşında olduğum gibi ezberler barındırabilir. Zaten tam olarak ne iş yaptığımı ben de bilmiyorum. Sinema ve televizyon işlerinden para kazandığımı ve sosyal medyayı da hemen herkes kadar kullanan, sinema meraklısı biri olduğumu söyleyebilirim.

_Bant Mag. ekibine nasıl dahil oldun?

Bant Mag.’i sıfırıncı sayısından itibaren bayılarak okuyordum. O zaman lisedeydim. 2006’nın başlarında Bant ekibiyle ortak arkadaşımız Uğur’un (Bayazıt) “Sen Bant’ta sinema yazsana” önerisi ve ardından Bant’ın genel yayın yönetmeni Aylin’le (Güngör) beni tanıştırmasıyla dergideki ilk yazım yayımlandı. Sonra Bant’ın zaten zevkleri hiç de fena olmayan kocaman bir arkadaş grubundan ibaret olduğunu farkettim ve beni de aralarına aldıkları için, Ingrid Goes West‘teki Aubrey Plaza gibi mutluluktan aklımı oynattım.

_Sinema hakkında yazmanın, birçok filmi uluslararası festivallere gidip herkesten önce izlemenin film izleme zevkine nasıl bir etkisi var? (Ben çok kestiremiyorum açıkçası, katbekat arttırıyor da olabilir, üstüne bir sorumluluk ve ciddiyet yüklediği için zevkten çok işe dönüşüyor da olabilir.)

Açıkçası ben sinema hakkında yazmayı hiçbir zaman tam bir iş gibi göremedim. Yani bence kutsal bir yanı filan da olmadığından, meseleyi hep çok yükseldiğim şeyleri insanlarla paylaşmak olarak gördüm. Sinema eleştirmenliğinin özellikle Türkiye’de bir iki istisna dışında tam olarak uygulandığını düşünmüyorum, ben de hayatım boyunca hiçbir zaman “eleştiri” ya da “analiz” başlığı altında yazı yazmadım. Herkesten çok ve çeşitli film izlemek ve sektörü takip ediyor olmak, zamanla bir deformasyon yaratıyor ve izlediğiniz şeylere bakış açınızı ‘yeni bir şey görebilme’ ya da ‘var olanı düzgün uygulayabilme’ gibi beklentilerle bakmaya başlatıyor. Sosyal medyada gördüğüm kadarıyla çok film izlemek, başkalarının fikirlerine tahammülsüzlük ve holiganlık gibi duyguları da harekete geçirdiğinden, özellikle son yıllarda kendimi bu konuda ıslah etme derdindeyim… Birçok filmi uluslararası festivallerde, prömiyerlerinde filan izleyebilmek ise sinemayı çok seven biri için elbette ki çıldırtıcı bir zevk veriyor.

_Hazır 2017’nin sonuna yaklaşırken erkenden soralım istedik ama biraz da farklı olsun istedik. Bu yıl izlediğin ve muhtemelen çok az insanın sene sonu listelerinde yer alacak en iyi 3 film nelerdi?

Listeleme işlerinde hep dönemlik hislerin ağır bastığını düşünüyorum. O nedenle bir yıl sonu listeme seneler sonra baktığımda ya da o filmlerden birini tekrar izlediğimde fikrim hep değişebiliyor. Hemen herkesin de benzer duygulara sahip olduğunu düşünüyorum. Bazı filmlerin yıl sonu listelerini domine edip, bazılarının hiç adının anılmaması da o yüzden bana çok garip gelmiyor. Bir filmi yıllar sonra da gidip bulabilmek ve ona hayran olabilmek mümkün olduğundan içim hep rahat… Bu yıl da muhtemelen kıymetini seneler sonra anlayacağımız ve çok fazla listede karşımıza çıkmayacak filmlerden üçü You Were Never Really Here, Columbus ve Western olabilir. Bonus olarak da Mobile Homes, Super Dark Times ve Ana, mon amour.

_bant mag.’in son sayısında yeterince, uzun uzun anlattın aslında ama sence nedir bu yılın en iyilerinden Call Me By Your Name’i bu kadar özel ve beğenilir kılan?

Bence filmin en büyük gücü, hemen herkesin hayatında hissetmiş olması kuvvetle muhtemel bir ‘karında uçuşan kelebekler’ hissi takip ediyor olması. Yetişkinliğe erme hikâyeleri anlatan filmlere özel bir ilgisi olan bir seyirci olarak CMBYN’in kusursuz bir büyüme hikayesi anlattığını, bunu da sinemasal becerileri açısından olabilecek en iyi şekilde uyguladığını düşünüyorum. İzleyecisini duygusal açıdan yükseltebilecek çok sayıda ana sahip olması, empati yaratma becerisinin zirvelerde gezinmesi de filmin bu kadar sevilmesinde etkilidir muhakkak.

_İstanbul’da bu aralar en çok gittiğin semt neresi – burada neler yapmamızı, günümüzü burada nasıl geçirmemizi önerirsin?

Kadıköy’den neredeyse hiç çıkmadığımı söyleyebilirim. O yüzden bu aralar burası dışında toplantılar ya da arkadaş ziyaretleri için ayda bir iki kez Arnavutköy’e gidiyorum sanırım yalnızca. Arnavutköy’de sahilde bir banka oturup kitap okuyup, müzik dinleyerek, gaza gelip içli story’ler filan çekerek tüm günü geçirmek mümkün. Mekan olarak da nefis kokteyller yapan Kavanoz, gündüz saatlerinde yan masalarda dönen muhabbetleri dinlemek için Any ya da iyi mezeler karşılığında üstünüzü sigara kokutmayı göze aldığınızda Livar‘da, yeterince sevdiğiniz insanlarla vakit güzel geçiyor…

_Peki İstanbul’da en sevdiğin mekan neresi – burada ne yemeli /içmeliyiz?

Herkes hep Kadıköy’de değilken de, şimdi de benim en sevdiğim mekanlar hep Moda’da. O yüzden yine Bina‘da takılmak, Aida‘da yemek yemek, Arkaoda‘da güzel müzikler eşliğinde etrafınızdaki herkesten en az birkaç yaş büyük olduğunuzu fark edip hüzünlenmek filan çok eğlenceli. İçlerinde favorim Bina sanırım. Çünkü hafta içi günler ve gecelerde bahçede oturup Yenigün Tabağı yemek, Stalker, Rebel Rebel ya da Whiskey Sour gibi gayet iyi yaptıkları kokteyllerden içmek, Bant Mag. Havuz katlarında sergi gezmek, hep birlikte bir film, söyleşi ya da konser izlemek iyi geliyor.

_En son ziyaret ettiğin ve çok beğendiğin şehir neresiydi, burasıyla ilgili bize birkaç genel tavsiye verebilir ya da mekan önerisinde bulunabilir misin?

En son geçen haftalarda Utrecht‘e gittik sevdiğim arkadaşlarımla. Ancak şehre de, Hollanda’ya da çok bayıldığımı söyleyemem… Ben sanırım İstanbul gibi kalabalık, karmaşık, gürültülü ve insanların sizinle, siz isteseniz de istemeseniz de iletişime geçtiği şehirlerde daha rahat ediyorum. Daha yeni 30 olduğumdan hâlâ daha tahammüllü biriyim galiba… O yüzden Tokyo‘ya bayılıyorum. Tokyo’da Shibuya’nın tüm karmaşasının arasında bir sokakta 300 yıllık bir kilisenin içinde sessizce plak dinlenen bir mekan olması filan harika mesela. Ya da Shinjuku’da Golden Gai’da 4-5 kişilik barlar arasında, mesela Tarantino’nun da favorisi olan La Jetee’de tanımadığınız insanlarla sohbet etmek zorunda kalmak. Ya da Harajuku’da ikinci el kıyafet ve eşya satan dükkanlarda mükemmel şeyler bulabilmek…

_Bu aralar hangi diziyi izliyorsun, tavsiye eder misin?

Yakın zaman önce BoJack Horseman bitirdim. Gerçekten kusursuz. Bir insanın (daha doğrusu 90’ların televizyon yıldızlarından olan depresif ve alkolik bir atın) bölüm bölüm, sezon sezon derinlerine inmeyi bu kadar iyi becerebilen çok az dizi var… Yine bu aralar izlediğim Godless, Mindhunter, The Young Pope, I Love Dick şahane diziler.

_Senin hakkında pek bilinmeyen 3 şey söyleyebilir misin?

> Çok amatör düzeyde gitar ve klavye çalıp epey kötü besteler yapıyorum. Bu özelliğimi ben bile pek bilmiyorum açıkçası…
> Hayatımın hemen her döneminde ses bandını çok sevdiğim için uyumak için yatağa girdiğimde açtığım ve sesiyle uyuduğum filmler vardır. Bunlar dönem dönem Farval Falkenberg, Magnolia, Sevmek Zamanı, The Double Life of Veronique gibi filmlerdi…
> Bir de beş sene önce “Görünmeyenler” diye bir uzun metrajlı film çekmiştim, onu zaten bilmesek de olurdu belki de :)

_Seni sosyal medyada hangi adreslerden takip edebiliriz?

Instagram ve Twitter’da @meliksahtas, bir de yine Instagram’da yalnızca sevdiğim filmleri paylaştığım @bazinefisfilmler diye bir hesap daha var.

Röportaj: Emre Eminoğlu

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?