Liberatum ve Istanbul’74 tarafından bu yıl ikinci kez Vakko sponsorluğunda düzenlenen ‘cool’ İstanbul Uluslararası Kültür Festivali “Istancool”, 27-29 Mayıs 2011 tarihleri arasında İstanbulluları kültür endüstrisinin farklı alanlarından birçok ünlü sanatçı ile buluşturdu.

Geçtiğimiz yıl ilk kez düzenlenen Istancool, besteci Michael Nyman, yazar Hanif Kureishi, yönetmen Stephen Frears, model Lily Cole, ressam Taner Ceylan, yazar Elif Şafak ve küratör Levent Çalıkoğlu’nun da aralarında bulunduğu birçok ünlüyü bir araya getirmişti. Dünyanın farklı kentlerinde düzenlenen konferans, festival ve söyleşiler ile uluslararası ve ulusal sanatçıları izleyenlerle buluşturan Liberatum ve Türkiye’deki ortağı Istanbul’74 tarafından düzenlenen ve Vakko’nun sponsor olduğu etkinliğin bu yılki konukları da geçtiğimiz yıl olduğu kadar tatmin ediciydi.

27 Mayıs Cuma

Festivalin açılışı ve ilk gün etkinlikleri Nakkaştepe’deki Vakko Moda Merkezi’nde yapıldı. Wallpaper Design Awards 2011’de Yılın En İyi Çalışma Alanı seçilen mimari harikası bina gerçekten görülmeye değer bir yer.

Festival, sıkıcı ve uzun konuşmalara yer vermeden, kısa ve öz bir sunuş ile başladı. Etkinlikleri sinema eleştirmeni Alin Taşçıyan sundu.

İlk etkinlik “Maestro ile Sohbet”te, Istancool Yaratıcı Yönetmeni Alphan Eşeli, ünlü Amerikalı yönetmen Terry Gilliam ile söyleşti. Kariyerine Londra’da animatör olarak başlayan, “Monty Pyton” serisi ile ünlenen ve “Brazil”, “12 Monkeys”, “Fisher King” gibi filmlerin yönetmeni olarak tanınan Gilliam, Hollywood popüler kültürüne olan uzaklığı ve başına gelen tüm talihsizliklere rağmen filmlerini çekebilmesi ile de dikkat çeken bir yönetmen.  (2000 yılında yapımına başlanan ve setteki kazalar, doğal afetler gibi nedenlerle yılan hikayesine dönerek halen tamamlanamayan filmi “The Man Who Killed Don Quixote”, “Lost in La Mancha” belgeseline konu olmuş; son filmi “Imaginarium of Doctor Parnassus”un başrol oyuncusu Heath Ledger filmin çekimleri sırasında hayatını kaybedince çekimler Johnny Depp, Colin Farrell ve Jude Law ile tamamlanmış, senaryo değişmek zorunda kalmıştı.) Gilliam, Eşeli ile yaptığı söyleşide yönetmenlik kariyerine başlamak için en kolay yolun animasyon yönetmenliği olduğunu söyledi. “Brazil”i dünyada aldığı tüm ödüllere rağmen ülkesinde vizyona sokma savaşını ve yapımcısına karşı kazandığı zaferini David-Golliath benzetmesi ile anlattı. Söyleşinin en ilginç anektodu ise “Fisher King”de New York Merkez İstasyonu’nda 1.000 kişinin vals yaptığı sahnenin bir gecede nasıl çekildiği ile ilgili olandı. Gilliam o gece istasyonun “dev bir dans okulu”na dönüştüğünü söyledi.

İkinci söyleşide, “Pazarlama Çağında Sinema” gibi ilginç bir başlık, ne yazık ki konunun gerek konuklar gerekse izleyiciler tarafından sıkça çarpıtılması sorununa kurban gitti. Önemli oyuncular Kirsten Dunst ve Nurgül Yeşilçay ile Avrupa’da film festivalleri söz konusu olduğunda akla gelen ilk isimlerden Venedik Film Festivali Sanat Yönetmeni Marco Mueller; en önemli sinema eleştirmenlerimizden Atilla Dorsay’ın moderatörlüğünde tartıştı. Mueller, festival pazarlaması üzerine ders notu niteliğinde bilgiler verdi. Fakat Kirsten Dunst’ın birkaç gün önce Cannes Film Festivali’nden, hem de olaylı bir basın toplantısı ile yönetmeni Lars von Trier’in festivalden kovulmasına neden olan “Melancholia” filmi ile En İyi Kadın Oyuncu Ödülü ile ayrılmış olması, tartışmanın odak noktasını asıl konudan genç ve güzel oyuncuya çekti. Nurgül Yeşilçay’ın sorulara ısrarla kısa, yetersiz ve kaçamak cevaplar vermesi de tartışmayı tıkayan başka bir olumsuzluktu. Kirsten Dunst, popüler filmler ve sanatsal değeri olan filmler arasında ticari kaygılar nedeniyle oluşan uçurum nedeniyle ne gibi riskler almak zorunda kaldığı sorusuna “Aldığım ticari riskleri imdb sayfamda görebilirsiniz.” cevabını verdi. Söyleşinin magazinsel değeri nedeniyle basına da yansıyan en eğlenceli kısımlarından biri ise Nurgül Yeşilçay’ın “Ben de o filmdeki (Auf der Anderen Seite) rolümle Cannes’da favorilerden biriydim ama…” serzenişi üzerine Dunst’ın “Ödül odamdaki kasada duruyor, istersen fotoğraf çektirebilirsin.” demesi oldu.

“Pazarlama Çağında Sinema” söyleşisinin soru-cevap kısmında soruların seviyesi Kirsten Dunst’ın göğüslerine ve “Kirsten Dunst ile fotoğraf çektirebilir miyim?”e kadar düştü. Bense Marco Mueller’e film pazarında İstanbul ve Uluslararası İstanbul Film Festivali’ni nasıl bulduğunu sordum. Mueller, İstanbul’un Asya ve Avrupa arasındaki stratejik konumunun etkilerinin film pazarında da görüldüğünü, Avrupa ve Asya sinemalarının birbirine ulaşması için önemli bir yerde bulunduğunu söyledi. Festivalin arkasında İKSV gibi bağımsız bir kültür-sanat kurumunun bulunuşunun da festivalin önemini artırdığını belirtti.

Şu sıralar “Az” adlı romanı ile Türk Edebiyatı’nın gündemindeki isimlerden olan Hakan Günday, önceki eserlerinden “Malafa”yı tiyatroya uyarlayan ve dot’un kurucularından olan Murat Daltaban ile birlikte sohbet etti. İki sanatçı edebiyat ve tiyatro ilişkisi üzerine sıcak bir muhabbete daldılar. Hakan Günday, yazarın yazdığı ve okuyucunun okuduğu romanın tamamen farklı bir algısı olduğundan yola çıkarak; buna tiyatroya uyarlayan, tiyatroda oynayan ve oyunu izleyenin algıları da eklendiğinde ortaya yüzlerce farklı eser çıkabileceği üzerinde durdu. Ve dot ile ilgili olarak “Ben ne zaman dot’u izledim, o zaman kitaplarda ne yapmak istediğim anladım.” dedi.

Hakan Günday’a gelen sorular söyleşinin bir yazarlık atölyesine dönüşümü gibiydi. Yazar, “Yazdığınız her paragraf, arkanızdan kapanan bir kapı gibidir.” gibi benzetmelerle yazarlık dersleri verirken; oto-sansür ile ilgili bir soruya “Pişman olmak için koca bir hayat var önünde, o yüzden yazarken kendini kısıtlamana gerek yok.” şeklinde cevap verdi. Kendi yazarlık macerası ile ilgili de şunları söyledi: “Ben yaza yaza yazmaya aşık oldum. İlk görüşte bir aşk değildi bu.”

En sevdiğim özel tiyatrolardan olan dot’un ardındaki isim Murat Daltaban’a oyunlarının ve dot’un ticarileşmesinden korkup korkmadığını, eskiden oyunlar 30 kişiye oynanırken “Festen”in çok daha kalabalık bir izleyici kitlesine oynanmasının bunun bir başlangıcı olup olmadığını sordum ben de. “Öncelikle oyunların ticarileşmesi gibi bir kavrama inanmıyorum. Öyle bir şey olsaydı bile, “Festen” ile başlamazdım.” dedi ve ekledi: “Benim parayla olan ilşkim hiçbir zaman tiyatro üzerinden olmadı.”

Günün en heyecan verici ve merakla beklenen söyleşisi ise Serra Yılmaz’ın Oscar ödüllü oyuncu Tilda Swinton ile yaptığı soru-cevap kısmıydı. Tilda Swinton her zamanki soğuk fiziksel görünümüne karşın sorulara verdiği esprili ve sıcak cevaplarla Serra Yılmaz’ın da, izleyenlerin de kalbini fethetti. Oyuncu yaratıcı yazarlık eğitmi sonrasında başladığı oyunculuk kariyerini ve yaşantısını anlattı. Hiç dönem dramalarında görünmemesini “Çünkü korselerin içine girebilsem bile çıkabileceğimi sanmıyorum.” şeklinde açıklayan; “Risk nedir?” sorusuna “Kendimi yeşile boyayıp bir sonraki Hulk filminde oynamak.” cevabını veren Swinton, gerçekten de “Şu anda 10 yaşımdaykenki hayatımdan daha eğlenceli bir hayatım var.” cümlesindeki kadar eğlenceli bir insan olduğunu kanıtladı. Birçok bağımsız filmi destekleyen ve rol alan oyuncu, büyük bütçeli ve bağımsız yapımlar arasındaki uçurumu ilk Narnia filminin kadrosunda yer alırken uzayan her çekim gününün bir bağımsız film bütçesinin çöpe gitmesi demek olduğu örneğini vererek somutlaştırdı.

Tilda Swinton ve Serra Yılmaz’ın söyleşisinin ardından, oyuncunun rol aldığı İtalyan yapımı “Io sono l’amore” adlı film gösterildi. Filmde Rus bir kadını canlandıran Swinton, bu nedenle hiçbir zaman İngiliz aksanıyla İtalyanca konuşamayacağını söyledi. Film geçtiğimiz yıl, Altın Küre Ödülleri’ne En İyi Yabancı Film dalında, Oscar Ödülleri’ne ise En İyi Kostüm Tasarımı dalında aday olmuştu.

28 Mayıs Cumartesi

Festivalin ikinci günü etkinlikleri Pera Müzesi’nin sinema salonunda gerçekleşti.

Günün ilk etkinliğinde “Collapse Into Now” film projesi ve R.E.M. başroldeydi. R.E.M. solisti Michael Stipe, sanatçı Sophie Calle ve yönetmen Sam Taylor-Wood, Jefferson Hack moderatörlüğünde proje üzerine konuştu. Yeni albümleri “Collapse Into Now” için bir turne düzenlemek yerine her şarkı için bir kısa film çekilmesini tercih eden ve dünyaya Youtube üzeriden ulaşmayı hedefleyen R.E.M.’in yeni şarkılarını ve videolarını izlemek gerçekten güne güzel bir başlangıç oldu.

“Nowhere Boy” filminin yönetmeni Sam Taylor-Wood’un “Überlin” şarkısı için çektiği video, sokaklarda şarkının ritmi ile dans edip yürüyen bir adamı ekrana yansıtırken insanın dans edesi geliyordu. Yönetmen, videoyu sokaklarda çekim yapmak için hiçbir izin almadan, gerilla usulü çektiğini ve videoda oynayan oyuncunun profesyonel bir dansçı olmadığını söyledi.

Ünlü çağdaş sanatçı Sophie Calle’in “Walk It Back” şarkısı için çektiği video ise tamamen iPhone ile çekilmiş görüntülerden oluşuyordu. Bu görüntüler arasında bir defterin üzerine konan sinek, ahırda işeyen bir at ve otoparkta dans eden bir kadının bulunması oldukça ilginçti. Michael Stipe, özellikle işeyen at görüntüsü karşısında şaşırdığını, fakat istediği videonun tam olarak ortaya çıkan şey olduğunu söyledi. Stipe, videonun işeyen at görüntüleri nedeniyle Youtube’da sansürlenip sansürlenmeyeceğini araştırmak için siteye “işeyen at” yazdığında binlerce sonuçla karşılaştığını, hepsinin milyonlarca kez tıklanmış olması nedeniyle şok geçirdiğini ve böylece videoyu yayınlamakta bir sakınca görmediğini anlattı.

Projenin diğer videoları arasında öne çıkanlar “Me and Marlon Brando, Marlon Brando and I” şarkısı için çekilen ve Marlon Brando’nun daha önce yayınlanmayan arşiv görüntülerinin kullanıldığı video ile oyuncu James Franco’nun çektiği “That Someone Is You” videosu idi.

Günün ikinci oturumunda New Yorklu iki genç sanatçı, ressam Dan Colen ve fotoğrafçı Ryan McGinley konuk oldu. Bir kez daha Jefferson Hack’ın yönettiği söyleşide, skater geçmişleri bulunan ve çok yakın iki arkadaş olan sanatçıların hayatlarında ve çalışmalarında birbirlerinden ne kadar etkilendiklerini gördük ve dinledik. Perdede dönen sanat eserlerinden özellikle Ryan McGinley’in fotoğraflarına hayran kalmamak mümkün değildi. Sanatçı, “düşmek” temasını yoğun olarak kullanışını da yine çok düşmek zorunda kaldığı skater zamanlarına bağladı. New York’ta bir sergi açılışlarına binlerce insanın akın ettiğini ve bu nedenle polisin şehirde ayaklanma çıktığını zannettiğini söyleyen ikili, New York Magazine’in kapağında kendilerinden “Warhol’un Çocukları” olarak söz edilmesi hakkında ise “Biz anca Warhol’un torunları olabiliriz.” dediler.

Erken biten günün sonunda Sam Taylor-Wood, Anthony Minghella’nın “English Patient” filmini sundu.

29 Mayıs Pazar

Istancool’da son günün mekanı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi idi. Tarihi mekanda noktalanan festivalin son konukları da yine birbirinden önemli isimler oldu. Sabah oturumlarında önceki gece Courtney Love’ın sahne aldığı davetlilere özel kapalı partinin etkisiyle çok az kişi bulunsa da, Courtney Love’ın söyleşisi ile birlikte mekanda adım atacak yer bulmak güçleşti.

Günün ilk konuşması Sophie Calle’e aitti. Sanatçı, geçmiş projelerinden ve İstanbul 2010 Ajansı’nın davetlisi olarak İstanbul’da yaşadığı dönemde yaptığı çalışmalarından bahsetti. Yaptığı projelerin daha önce yapıldığını sonradan öğrense de devam etmekte sakınca görmediğini, çünkü her sanatçının kendi yolu ile çalışarak farklı eserler ortaya koyabildiğini söyledi.

Sophie Calle’in ardından Altyazı Dergisi’nden Fırat Yücel ile “Aşk ve İsyan” başlığı altında söyleşen ünlü yönetmen Reha Erdem, geçmişteki ödül törenlerinde gördüğümüzün aksine oldukça fazla kelime sarfetti. Reha Erdem, “A Ay” ve “Kaç Para Kaç” ile kariyerine başlayan, daha sonra “Korkuyorum Anne”, “Beş Vakit”, “Hayat Var” ve “Kosmos” ile SİYAD ve Yeşilçam Ödülleri’nin abonesi haline gelen yönetmen, senarist ve ses/görüntü kurgusu ustası. Kurgunun, özellikle de ses kurgusunun izleyenleri ne kadar etkilediği, soruların birçoğunun Reha Erdem sinemasının bu yanından gelmesi ile de anlaşılabiliyordu. Yönetmen, “Korkuyorum Anne”in yaptığı işler arasında en zoru olduğunu, çünkü içinde mizah olduğunu söyledi ve mizahın yapılması zor bir tür olduğundan bahsetti. Aynı zamanda gelişen teknolojinin sinema sanatına olan katkılarından duyduğu memnuniyet üzerinde durdu: “Artık HD çelişmiş, 35mm çekilmiş bir önemi yok, kimse bakmıyor ki. Dünyanın en iyi filmini telefonla bile çekebilirsin.”

Courtney Love, yaklaşık bir saatlik gecikme ile izleyenlerin karşısına yoğun ilgi ile çıktı. “Sanatçı X Marka” başlıklı söyleşide Courntey Love, geçmişinden, marka bir sanatçı olmaktan, asilikten, star sanatçıların yaşamak zorunda olduğu ikili hayattan, rock müzikten ve Kurt Kobain’den konuştu.

Günün katılamadığım son söyleşisinde ise ünlü yazar ve şair Murathan Mungan, Muammer Brav’ın sorularını cevapladı.

Istancool kapsamında ayrıca iki de sergi düzenlendi:

1. Ünlü şapka tasarımcısı Stephen Jones’un tasarımları, Nakkaştepe’deki Vakko Moda Merkezi’nin dışında kurulan salonda 8 Nisan – 7 Haziran 2011 tarihleri arasında “The Accent of Fashion” sergisi ile modaseverlerle buluştu.

2. Alman/Yeni Zelandalı ressam Sandro Kopp’un skype üzerinden aldığı görüntüleri çizdiği portrelerden oluşan sergisi “Being with You” ise 2 Haziran – 1 Temmuz 2011 tarihleri arasında Nişantaşı’ndaki V2K Designers mağazasında gezilebilecek.

Istancool, iki yıldır olduğu gibi önümüzdeki yıl da Mayıs ayının sonunda, 25-27 Mayıs 2012 tarihleri arasında gerçekleşecek.

 

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

MAGGERLARDAN GÜNCEL YORUMLAR
x
Newsletter'a üye olmadınız mı?