“Türkiye’den başka nerede yaşayabiliriz?” diye araştırıp, farklı bir ülkede yeni bir hayat kurabilmek için heyecanlanırken bir yandan geleneklerimiz, ailemiz, geçmişimiz bizi burada tutuyor. theMagger olarak biz de yüzbinlerimizin düşündüğü ancak bir türlü aksiyon alamadığı hayalleri gerçekleştiren Türklerle röportajlar yapalım dedik. İlk konuğumuz şu an İsviçre’de, Bern’de yaşayan Pınar Civan Kuster. Umarız bu yazı dizisi, bizden birilerine iyi gelir. Keyifli okumalar…

12239609_10208226529129186_8705714278991690058_n

Sevgili Pınar, seni daha yakından tanıyabilir miyiz?

Hmm bu soruya nasıl yanıt vermeli… İstanbulluyum, 13 yıl önce ülkeden ayrılana kadar İstanbul’da yaşadım, hayatımı expatlık öncesi ve sonrası diye ikiye ayırırsak; öncesinde kariyeri hayatının biraz fazla merkezine oturtan bir Pınar var. Tatillerde hatta kriz dönemi ücretsiz izin sıralarında bile işe koşardım… Sonrasında da ise mümkün olduğunca az profesyonel iş yapıp daha çok insan tanımaya çalışan, yazılar yazan, fotoğraflar çeken, dünyanın bütün denizlerinde yüzmekten daha büyük hedefleri olmayan… İkinci Pınar’la daha iyi anlaşıyoruz.

DSC_4902edit

Ne zaman Bern’e taşındın? Nasıl gelişti süreç, kısaca bahsedebilir misin?

Beni Bern’e getiren süreç, 15 yıl önce İstanbul’da başladı. Çok aşık oldum, öyle böyle değil, gözümü tamamen karartacak kadar aşık oldum. Dominique, geçici olarak Türkiye’deydi, yola beraber devam edelim mi dedi, cümlesi bitmeden hazırlık yapmaya başlamış olabilirim. Nereye diye sormadım bile. Hiç önemli değildi, hala hiç önemli değil, önemli olan beraber olmamızdı. İki kişilik bir dünya kurduk kendimize, evimizi sırtlandık ve yola çıktık. Nitekim rüzgar bizi ilk olarak Fildişi Sahili’ne attı. İç savaş deneyimi, Fransız ordusu tarafından kurtarılma macerasını takiben sırasıyla Senegal, Gana, Paris ve Ukrayna’da yaşadık. Şimdilik Bern’deyiz. Belki yarın yine gideriz, hala yoldayız, henüz varmadık.

Memnun musun Bern’de yaşamaktan? Neler yapıyorsun orada?

Yaşadığım bütün şehirleri evim kabul ettim; onun için hepsinde yaşamaktan çok mutlu oldum. (Paris’e biraz torpil geçmeden edemeyeceğim, en çok evim hala orası!) Bern’de de mutluyum. Bütün bu saydığım ülkeler arasında İsviçre ayrı bir evren gibi, çok kendine has kuralları var, dışarıdan bir göz epey şaşırarak izliyor. İsviçreliler kendi aralarındaki ilişkilerde çok medeni, tanımayanlara “soğuk” görünen ve bu birbirlerine mesafeli, saygılı medeniyet bana şu an çok iyi geliyor. Turkiye’den ayrıldığımdan beri çalışma izni şartlarının her ülkede değişmesi, bazı ülkelerde ne kadar kalacağımızı bilmememiz bir de – hadi itiraf edeyim – bir ofiste zaman kaybetmek yerine yaşadığım ülkenin kültürüne her açıdan hakim olmak isteme bencilliğimle kurumsal hayata dönmedim. Zaman zaman gönüllü işler ve freelance metin yazarlığı ile devam ediyorum. Konuşabildiğim kadar çok insanla konuşup, kültür, tarih ve yerel politika kitapları okuyup, ülkelerin görülebilecek her yerlerini görmeye çalışıp, tadılabilecek bütün yemeklerini tatmaya çalışıyorum (Afrika’da beni epey zorlayan bir maddeydi bu), fotoğraflar çekiyorum, makinemi herhalde bir tek yatarken boynumdan çıkarıyorumdur.

DSC_1802edit

İlk zamanlar biraz zor oluyor diyorlar. Taşındığın ilk zamanları anlatabilir misin? Yepyeni bir yere taşınmak, yeni insanlar tanımak çok hızlı olmuyordur…

İlk yurt dışında yaşama deneyimim Fildişi Sahili’nin Abidjan kentinde olduğu, ülke o esnada kanlı bir iç savaş yaşadığı, evden epey uzakta ve kıyaslama yapamayacak kadar ayrı bir kültürde olduğu için zor oluyor diye sızlanma lüksüm olmadı. İyi ki de öyle oldu. İnsan her yere alışıyor, klişe motivasyonel şeyler söylemek istemem ama mühim olan gerçekten istemek galiba. Kıtalararası eşya taşımak, (henüz) konuşmadığım dilerde ev aramak, her defasında arkadaşlarımdan kopmak tabii ki çok kolay şeyler değil. Bu hayat tarzına razı olmak lazım.

İstanbul’u özlüyor musun? Özlüyorsan hangi yönlerini özlüyorsun veya hangi yönlerini hiç özlemiyorsun?

Ailemi tabii çok özlüyorum. Annem, babam ve kardeşim hala orada. Arkadaşlarla kurulan rakı sofraları, boğazdan geçen yunuslar, küçükken dedemle gittiğimiz pastanenin ekler pastaları, evin kapısında babamın baktığı artık yaşlanan sokak köpeklerini özlüyorum. Ama benim özlediğim ve tanıdığım İstanbul her gelişimde biraz daha küçülmüş oluyor. Bu beni her defasında üzüyor, kalbimin çıt ettiğini duyuyorum neredeyse.

Pınar Civan Kuster -

Yurt dışında yaşamanın, başka bir kültür deneyimlemenin birey olarak avantajları ve dezavantajları neler sence?

Diller öğrenmek, insan tanımak, insan hikayeleri dinlemek, tarih öğrenmek, yeni yemekler öğrenmek bunların hepsi insanı inanılmaz zenginleştiriyor. Gana’dayken twi dilini öğrenmeye çalıştım, Ukrayna’da yaşadığım sürece Ukraynaca çalıştım, şimdi Almanca öğreniyorum. Fransızca öğrendim, her dil insanın çevresini kavrayışına ayrı bir açıklık getiriyor. Galiba daha az önyargılı yaklaşmana yardımcı oluyor. Süreki yeni bir şeyler var; günlük hayat tekrara düşmüyor ve bu insanı enerjik tutuyor sanırım. Dezavantaj düşünemiyorum. Hayatımın sonuna kadar yeni ülkelerde yaşayabilirim hiç mahsuru yok.

Peki Türkiye dışında yaşamak sana neler öğretti?

Bu cümlenin yanlış anlaşılmasından biraz korkarak, güvenli baloncuklarımızda, etrafımızda olan biteni çok da anlayamadan yaşıyoruz galiba genelde. Ben o baloncuktan çıkınca, benden çok farklı, daha şanslı, daha şanssız ama farklı insanlarla sadece tanışmak değil yan yana durmaya başlayınca çok daha açık fikirli, empati yapabilen, önyargılarını azaltmaya çalışıp karşısındakini dinleyebilen biri oldum. Bir de bir tevekkül hali geldi mesela. Her şey hemen olsun, çabuk çabuk olsun diye sabırsızca yaşardım; şimdi öyle değil. Olmuyor mu mühim değil, yarın olsun, öbür gün olsun çok da dert değil. Hiç olmuyorsa da başka bir çözüm vardır illa.

Yurt dışında yaşayan bir Türk olarak, Türkiye’den haberlere nasıl tepkiler veriyorsun?

Bu çok zor bir konu. Ben hep gidince gidilmiyor derim. Bu konuda çok dolduğum bir gün blogumda şöyle bir yazı yazmıştım. İnternette hepimizin başına geliyor, ülkenin iyiliğini istiyorsun ve birileri sana “defol git o zaman vatan haini” diye yazma cesaretini buluyor. Gitmek kolay, gitmesine gidiyor insan da en “eeeee yeter be” dediğiniz zaman bile aklınız geride kalmış oluyor.

Bern’den bize birkaç lokal öneride bulunabilir misin?

Şehrin en güzel kahveleri Adriano’s Café’de. Yılda bir kez Kasım ayında parlamento binasına yansıtılan ışık gösterisi çok tatlı oluyor. Aralık ayında “soğan pazarı” kuruluyor, herkes sokaklarda çok eğleniyor. Paul Klee müzesini mutlaka ziyaret etmelisiniz. Yazın Aare nehrinin buz gibi sularında yüzmek tehlikeli ama çok eğlenceli.

Bern

Son olarak, yurt dışında yaşamak isteyen ama buna cesaret edemeyen kişilere birkaç tavsiyede bulunabilir misin?

Gözünüzü karartın ve deneyin. Olmazsa size kucak açacak eviniz hep orada olacak ama gidince yeni seyler deneyin, sakın “klasik simit olsa da yesem” özlemiyle kendinizi geri çekmeyin, simit yok muesli var, o da güzel, dünyanın sonu değil ya :)

Teşekkürler!

Fotoğraflar: Pınar Kuster ve Daniel Schwen

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x
Newsletter'a üye olmadınız mı?