Yeni çıkan albümlerle ilgili yazma isteğim devam etse de, eski bir albümle ilgili yazmaya karar verdim. Kendisinin geçen yıl ilk kez Türkiye’de konser vermesi ve orada olmayı çok istememe rağmen konsere gidememem vesilesiyle katlanmış bir duygu da olabilir. Paul Simon’un “Graceland” albümü benim için çok özel ve olağandışı oldu her zaman.

Albümdeki çoğu şarkıyı bilmeme ve sevmeme rağmen albümü geç de olsa alma hikayemi de hiç unutamıyorum. Henüz üniversitedeyken (2001) bayram tatili için gittiğimiz Bodrum’da kapanmakta olan bir müzik dükkanı “zararına satış” yazmıştı kapısına. O zamanın parası ile en fazla 5 milyon liraydı her CD. Emre ve Mergun ile birlikte tam anlamıyla yağmaladık dükkanı, sanırım hepimiz tatil için ayırdığımız paranın önemli bir bölümünü bırakmaktan hiç gocunmadık. Bu albümü almam Mergun için bir soruna dönüşmüş de olabilir çünkü tatillin sonuna kadar her gün dinledim, aralıksız olarak…

Albümdeki “You Can Call Me Al” şarkısını ve Chevy Chase ile birlikte çekilen videoklibini çoğunuz hatırlayacaktır. Genelde komik ve eğlenceli şarkı olarak bilinir ancak albümün tümünü dinleyen herkes aslında bu albümün eğlencenin ötesinde bir mihenk taşı olduğunu, özellikle Afrika müziğinin (ki aslında müziğin kalbinin attığı yer) güncel müzik dünyasındaki önemini ve Afrikalı müzisyenlerin yeteneği hakkında çok genel de ola bir fikir verdiğini bilir. Bakithi Khumalo sadece bir kaç şarkıda bas çalmıştır ancak çaldığı her şarkıyı (Red Hot Chili Peppers’dan Flea gibi) çok daha melodik ve ritmik kılmayı başarmıştır.

1985’te Güney Afrika’da bir albüm kaydetme fikri sonrası Paul Simon çok eleştirilmiş ve “Apartheid” rejimine uygulanan kültürel ve ekonomik ambargoyu delmekle suçlanmıştır. Sonraki gelişmelere bakıp bugün bu sonucu yazmak kolay olmalı; ancak o dönemki bazı müzik eleştirmenleri dünyanın en ırkçı ve acımasız rejimlerinden birine, ama aynı zamanda çok yetenekli müzisyenlerine sahip bir ülkenin kültür zenginliğinin dünyaya sunulmasını desteklemişlerdir.

Graceland” daha ilk şarkıdan sonuncusuna inanılmaz bir zenginlik taşır. 1987 yılında “En İyi Kayıt” (“Record of the Year”) Grammy ödülünü alan, Paul Simon’un yıkılan evliliği sonrası düşüncelerini ve Elvis Presley’in mezarının bulunduğu “Graceland”e olan yolcuğunu anlatan aynı isimli şarkı, tüm politik ve askeri sorunlara rağmen “…bugünler mucize günleri, ağlama…” diyebilen “Boy in the Bubble” ve sanırım dünyadaki en katı insanı bile titretebilecek “Diamonds on the Soles of Her Shoes” büyük başyapıtlardır. Her şarkının geri planında (ki bazılarında ön planda) Afrika’nın Batı’ya göre inanılmaz derecede ritmik ve zengin davul, bas melodilerini ve vokallerini duyarsınız.

Neden bilmiyorum ama şarkıları ve albümü garip bir şekilde Balkan müziğine benzetiyorum; çoğu şarkı eğlenceli ve yüksek tempo ama geri planda derin bir hüzün, melankoli ve acı hissettiriyor, eğer biraz daha dikkatli dinlerseniz.. “Homeless” ise zaten kendini direkt olarak anlatıyor…

Günümüz teknolojisi ile birlikte özellikle YouTube üstünden Zimbabwe ve Londra konserlerine de ulaşabilirsiniz. Canlı çalındığında şarkıların değeri bence katlanıyor. “You Can Call Me Al”daki (aslında Paul Simon’un kendisinin çaldığı ve ters olarak kaydedilen) bas solosunun – ki çoğu kişi nasıl bu şekilde çalınabilir diye düşünmüştür – canlı versiyonda nasıl daha da zengin hale geldiğini duyabilirsiniz. “Diamonds on the Soles of Her Shoes”da aşkı, sevgiyi ve aynı zamanda yoksulluğu, acıyı müziğin nasıl bu kadar iyi yansıtabileceğine şahit olabilirsiniz. Şiddetle tavsiye ediyorum. “Graceland”i almasanız bile en azından konser kayıtlarını internetten izlemenizi öneririm, özellikle “Diamonds on the Soles of Her Shoes”, “Boy in the Bubble,” “Graceland” ve tabii ki çocukluğunuzu 1980’lerde yaşadıysanız “You Can Call Me Al” (şarkıyı hatırlamıyorsanız bile Bodrum’da Ademik veya Avlu’ya gittiyseniz hafızanız tazelenecektir).

Dünyanın en iyi güncel müzik yazarları sanırım John Lennon ve Bob Dylan’ı tercih eder, ama sonra gelenler içinde Paul Simon’u saymamak büyük haksızlık olur. Simon & Garfunkel günlerinden sonra hiç yorulmadan devam eden, Bruce Springsteen benzeri iniş-çıkışlarına rağmen efsane olabilen Paul Simon gibi müzisyenlere saygı duymayı bir görev kabul etmek gerekiyor.

Özetle “Graceland” ile bizim aslında fazla bilmediğimiz ve önemsemediğimiz bir kıtanın; aslında caz başta olmak üzere blues, rock ve alternatif müziğe dönüşen yaratıcılığına ve dünyanın en iyi söz yazarlarından birine tanıklık edeceksiniz. 1986 yılında hakkıyla “En İyi Albüm” Grammy’sini alan “Graceland” ve Simon kesinlikle tarihe ve değişime tanıklık ettiler. Paul Simon kimsenin göze dahi alamadığı bir zamanda Güney Afrika’da albüm kaydetmeyi ve Zimbabwe’de devasa bir konser vermeyi göze aldı… Hayatını müzikle daha iyi yapabilen herkes için derin bir ilham kaynağı, göz ardı edilmeye çalışılsa da…

Fotoğraflar: Louis Goldman, Urve Kuusik, Peggy Harper, Gary Heery (http://www.paulsimon.com/us)

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN