Yılın ilk film festivali, her yıl olduğu gibi bu yıl da bağımsız ruhlara seslenen !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali oldu. Hit filmler bölümü ile merakla beklenen filmleri 16-26 Şubat tarihleri arasında seyirciyle buluşturan festival, yine tabuları yıkan, deneysel sularda dolaşan, politikadan müziğe kadar farklı konularda söyleyecek sözü olan birçok cesur filmi de programına dahil etmişti. Sinemanın yanı sıra Adidas işbirliği ile ilk kez gerçekleşen !f Music kapsamında da müzik filmleri, etkinlikleri ve partiler mini bir festival altında toplandı. İstanbul’un ardından 1-4 Mart tarihleri arasında Ankara ve 2-4 Mart tarihleri arasında İzmir’de de sinemaseverlerle buluşacak olan !f’in İstanbul ayağında 14 film izledim. 4 yazı sürecek bu dizide film günlüklerimi bulacaksınız.

50/50

(Yön: Jonathan Levine, ABD)

90’lar New York’unda geçen bir marijuana hikayesi olan ikinci filmi “Wackness”tan iki yıl önceki !f’te büyük keyif aldığım Jonathan Levine, bu yılın en çok konuşulan bağımsızlarından birine imza attı. Gerçek bir hikayeden esinlenilen “50/50”, 27 yaşındaki Adam’ın kanser olduğunu öğrenmesinden sonra hastalıkla, kendisiyle ve çevresindeki insanlarla mücadelesini anlatıyor. Ama bu çok karamsar konuyu, sakin ve gülümseten bir şekilde işleyebiliyor. Bu nedenle iyi bir film.

Diğer yandan, En İyi Film (Komedi/Müzikal) dalında Altın Küre adayı olan “50/50″den daha fazlasını bekliyordum ben. Sanırım filmin konusu hakkında okuduklarımın beni yanlış yönlendirmiş olmasından dolayı, daha az ilişki problemi içeren, daha dostluk odaklı bir film hayal etmiştim. Başroldeki Joseph Gordon-Levitt’in oyunculuğundan da beklediklerim daha fazlaydı. Son olarak, filmi ilk izlediğimde Anna Kendrick’in “50/50″deki oyunculuğunun çok iyi olduğunu düşündüğüm, fakat sonra “Up in the Air”deki oyunculuğu ile neredeyse aynı olduğunu fark ettim ve bu fikrimden hemen vazgeçtim.

ELDFJALL

(Yön: Rúnar Rúnarsson, İzlanda)

2006 yılında En İyi Kısa Film dalında Oscar’a aday gösterilen İzlandik yönetmenin ilk uzun metraj filmi “Volkan”, Kuzey Sineması karamsarlığını çok iyi yansıtıyor. İşin kötü yanı, biraz fazla iyi yansıtıyor ve sizi bileklerinizi kesmeye teşvik ediyor. (Bu açıdan bana Kuzey Sineması ile alakası olmamasına rağmen “Biutiful”u anımsattı.) Karısına, çocuklarına ve torunlarına sürekli ters davranan Hannes, emekli olduktan sonra tam iyi bir insan olmaya karar verecektir ki, karısı yatağa mahkum ve bakıma muhtaç hale gelir. Hannes bu zorluklara katlanarak kefaretini ödeyebilecek midir? Kuzey Sineması hayranı biri olarak, salondan pek memnun ayrılmadığımı belirtmek isterim.

NANA

(Yön: Valérie Massadian, Fransa)

Keş!f ödülünü alan “Nana”, festivalde izlediğim 14 film arasında en beğenmediğim ve sıkıldığım filmdi. 68 dakikalık süresine rağmen, saatlerce o salonda tıkılı kalmışım gibi hissettim. Film, 4 yaşındaki Nana’nın bir gün ormandaki evlerine dönüp kendini yapayalnız buluşunu anlatıyor. Filmin başında detaylı, bol kanlı ve uzun bir domuz kesme sahnesi bulunuyor. Küçük bir çocuğun çevresinde gördüklerinden nasıl etkilendiğini ve bunları gerektiğinde hayatta kalmak için nasıl kullanabileceği üzerine ilginç bir çalışma olmuş aslında. Fakat süresine rağmen o kadar ağır gelişmiş ki her şey, pek izlenmesi kolay bir film çıkmamış ortaya. Filmin konusu nedeniyle aklıma getirdiği İsveç filmi “Flickan”ı (Yön: Fredrik Edfeldt) ise şiddetle tavsiye ederim.

ABRIR PUERTAS Y VENTANAS

(Yön: Milagros Mumenthaler, Arjantin)

San Sebastian Film Festivali’nin Arjantinli kazananı “Abrir puertas y ventanas”ı (Kapıları, Pencereleri Aç) çoğunluğun aksine beğendim. Derin karakter işleyişi başarılıydı. Filmdeki bazı görüntüler ve adeta bir Almodóvar sahnesi olan kanepe sahnesi bir ilk film için büyüleyiciydi.

Birbirinden tamamen farklı özelliklere sahip üç kız kardeşin, büyükanneleri öldükten sonraki değişimlerini konu alan film, adından da anlaşılacağı gibi sınırların, yasakların ve imkansızlıkların birer birer aşılmasını işliyor. Vücudunu, duygularını, eşyalarını, kıyafetlerini, alışkanlıklarını… Her karakter farklı bir yol seçiyor değişmek ve değiştirmek için. Bu değişimi gözlerken karşılaştığımız (Martín Frías imzalı) görüntüler de çoğunlukla ustaca tasarlanmış.

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?