İKSV tarafından bu yıl 10. kez düzenlendi Filmekimi. Üstelik Cannes, Venedik ve Toronto Film Festivalleri’nin hemen ardından, bu festivallerde öne çıkan filmleri İstanbullu sinemaseverlerle buluşturan film haftası, bu yıl İstanbul’un ardından İzmir, Bursa, Konya, Trabzon ve Diyarbakır’a da uğradı! Lars von Trier’den David Cronenberg’e, Dardenne Kardeşler’den Gus van Sant’a sinemanın büyük ustalarının son filmlerini ve aynı zamanda sinema dünyasına yeni giriş yapmış yönetmenlerin ilk filmlerini izleme fırsatı bulduğumuz Filmekimi’nde gösterilen 40 filmden 16’sını izledim. 4 yazı sürecek bu dizide film günlüklerimi bulacaksınız.

CAFÉ DE FLORE

(Yön: Jean-Marc Vallée, Kanada)

2005 yılında “C.R.A.Z.Y.” ile müziği göklere çıkaran, eşcinsellikle ilgili aklıbaşında laflar eden ve seyircisini geçtiği döneme sürükleyebilen ve bir ailenin içine sokabilen bir filme imza atmıştı Jean-Marc Vallée. “Café de Flore”da ise iki ayrı zamanda geçen ve bir bağlantısı olduğunu hissettiğimiz, fakat benimseyemediğimiz iki ayrı hikayeye odaklanıyor. Biri onyıllar öncesinin Paris’inde, iyi kotarılmış bir dönem filmi havası verirken diğeri günümüzün bağımsız Amerikan Sineması’nın kötü bir örneği gibi duruyor. İlkinin merkezinde Down Sendromu olan bir çocuk ve annesinin yaşam mücadelesi, diğerinin merkezinde ise eski karısı, yeni sevgilisi, çocukları, anne-babası ve müziği arasında gidip gelen bir DJ var.

Film, izlediğimde çok karmaşık hissettirdi bana. Çok iyi yanları olduğu gibi, genel bir saçmalığı vardı çünkü. İyi yanı yönetmenin (tıpkı “C.R.A.Z.Y.”de olduğu gibi) dönem ruhunu yakalamadaki ve müziği kullanışındaki başarısıydı. Müziğin filmdeki rolü çok büyük ve manipüle ediciydi gerçekten. (Kafamda filmden 1 ay sonra halen Doctor Rockit’ten “Café de flore” çalıyor.) Yönetmen, DJ karakterine de söylettiği tekniği çokça kullanarak etkili sahne geçişleri yaratabilmişti: “Müziğin sesini tamamen kısmayı seviyorum. Sonrasında geleni çok etkileyici kılıyor.”

Film hakkındaki düşüncemi tam olarak yansıtabilen bir eleştiri de exclaim.ca sitesinden Robert Bell’e ait: “Özellikle soundtrack ile uyumlu olarak ilerleyen, hızla akan görüntü ve sahneler, hayran bırakan bir düşüncenin ürünü. Yönetmen dumanı tüten bir pislikten şiirsel bir şey çıkarmayı başarmış.”

I RYMDEN FINNS INGA KÄNSLOR

(Yön: Andreas Öhman, İsveç)

İsveç’in geçtiğimiz yıl Oscar En İyi Yabancı Film Kısalistesi’ne kalan aday adayı filmi olan “I rymden finns inga känslor” (Simple Simon), Kuzey mizahının çok iyi bir örneği. Asperger Sendromu olan Simon, abisi Sam dışında kimseyle sosyal ilişki kuramıyor, hatta dokunamıyor. Hastalığı nedeniyle obsesif özellikler de taşıyor ve işler günlük rutinin ya da planlananın dışına çıktığında çıldırıyor. Bu nedenle Simon, abisi kız arkadaşından ayrıldığında bozulan düzenini geri kazanmak için ona yeni bir kız arkadaş bulmaya adıyor ve bu noktada hayatını değiştirecek olan Jennifer ile tanışıyor.

Rengarenk set tasarımı ve sanat yönetimi ile “Pushing Daisies”i hatırlatan filmde gerek teknik gerekse senaryo anlamında muhteşem detaylar bulunuyor. Simon’ı canlandıran Bill Skarsgård’ın (Alexander Skarsgård’ın kardeşi olan) kurduğu cümleler, soğukkanlı absürdlüğü ve mimikleri de bol kahkahalı bir filme dönüştürüyor “Simple Simon”ı.

Film, yönetmen Andreas Öhman’ın ilk uzun metraj filmi ve “Simple Simon” kendisinin aynı adlı kısa filminden uyarlanmış. Yönetmenin kendine has sinemasının daha ilk filmleriyle oluşmaya başladığını “My Life As a Trailer” adlı kısa filminden de anlayabiliyoruz. (“My Life As a Trailer”, tamamen yasal olarak buradan izlenebilir.)

(Vizyon tarihi: 18 Kasım)

SLEEPING BEAUTY

(Yön: Julia Leigh, Avustralya)

Avustralyalı yazar ve yönetmen (ve hayır, İngiliz yönetmen Mike Leigh’in kızı olmayan) Julia Leigh, ilk filmi “Sleeping Beauty”de bir genç kızın korkutucu portresini çiziyor. Emily Browning’in canlandırdığı Lucy’i sürekli çalışırken izliyoruz. Akademik deneylerde deneklik yapıyor, garsonluk yapıyor, bir ofiste fotokopi çekiyor ve en sonunda bedenini satmaya karar veriyor. Ailesi hakkında pek bir şey öğrenmiyoruz. Kendisi hakkında bile pek bir şey öğrenmiyoruz. Yalnızca para kazanma tutkusunun insanları nasıl birer kuklaya çevirdiğini görüyoruz. Çok ağır, çok darbe vuran, hazmetmesi çok zor bir film.

LE SKYLAB

(Yön: Julie Delpy, Fransa)         

90’lı yıllarda oyuncu kimliği ile tanıdığımız Julie Delpy, dördüncü kez yönetmen koltuğuna oturdu ve bu kez geniş bir Fransız ailesinin içine girdi. Önceki filmlerinde olduğu gibi başrollerden birinde kendisinin oynadığı “Le Skylab”; dev sofraların, çabucak tatlıya bağlanan aile içi tartışmaların, ortada koşturan boy boy çocukların varlığı ile İtalyan aile filmlerini anımsatıyor. Film, adını 1979 yılında Fransa’ya düşeceğinden korkulan bir uydudan, Le Skylab’den alıyor.

Devamı…

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?