Sosyal medyada birçok kere karşıma çıkan, gidene kadar ne olduğunu tam olarak anlamadığım, gittiğimdeyse beklentimi fazlasıyla karşılayan bir yer oldu Happy Hour.

Dürüst olmak gerekirse, büyük önyargılarım vardı Happy Hour’a karşı, belki de benim gördüğüm kişiler öyle yansıttığı için ‘tamamen’ sosyal medya odaklı bir yer olduğunu düşünmüştüm. Giderken benim planlarım da bu yöndeydi, instagrama 2-3 tane fotoğraf çekilir çıkarız diye gitmiştik, ta ki konsepti anlayıp odaları gezmeye başlayana kadar. İçeri girdikten sonra zamanın nasıl geçtiğini anlamadım, sanırım en keyifli müze gezilerimden biriydi ve evet, burası aslında interaktif bir sanat deneyim müzesi, pek öyle görünmese de. 

Cumartesi günü, yakın bir arkadaşımla gittim, siz de giderseniz mutlaka arkadaşlarınızla gidin. Birincisi tek başınıza fotoğraf çekilemezsiniz, ikincisi tek başınıza da keyifli olabilir belki ama arkadaşlarla çok daha fazla eğlenebileceğiniz bir yer. Girince 2 saat vaktiniz oluyor ve biz bu 2 saatin nasıl geçtiğini hiç fark edemedik. Happy Hour, Galata Kulesinin hemen altında 3 katlı bir binada yer alıyor ve içeride 24 farklı konseptte oda var. Burayı müze yapan şey ise bu odaların her birinin aslında bir tasarım ve üretme sürecinin sonucu olması, ve size sunduğu keşif deneyimi. Arkadaşımla gezerken sürekli buranın yaratım süreci ne kadar güzeldir, hatta belki yaratım sürecinde bulunmak daha keyifli bile olabilir diye düşündük, çünkü her bir odanın kendine ait bir karakteri ve dokusu var.

Örneğin ilk girdiğimizde bizi karşılayan beyaz tahterevalli ve beyaz ayıcık, direkt 3-4 yaşlarımıza götürüyor bizi, ayıcık herkesin istediği, kimimizin sahip olduğu kimimizin sahip olamadığı o kocaman ayıcıklardan. Sonrasında karşımıza çıkan eski kitaplarla kaplı oda, adım atar atmaz kendinizi eski zamanlarda bir kütüphanede hissetmenizi sağlıyor, inanılmaz bir eski kitap kokusu kaplamış odayı, o koku içinde çok daha uzun zaman geçirebilirdik ama keşfedecek daha çok şey olduğu için turumuza devam ettik. İkinci kattaki sarı kum torbası, tam bir ilham kaynağı. ‘Fight for equality’, ‘fight for love’, fight for equal rights’… Hem duvar yazıları hem ellerinize taktığınız boks eldivenleri hem de odanın sarı rengi savaşmak için ya da savaşmaya devam etmek için gereken enerjiyi sağlamak üzere tasarlanmış gibi. Ardından çıktığımız 3. Katta bizi mavi duvarlı, beyaz bulutlu ‘Heads in the clouds’ odası karşılıyor, daha merdivenlerden çıkarken hayal kurmaya başlıyorsunuz. Hemen karşısında sarı toplardan bir top havuzu bekliyor sizi. Hem de kocaman! Bu top havuzu olayını çocuklara kaptırmamız çok kötü olmuş, bence büyükler için daha fazla top havuzu olmalı dünyada, çok büyük bir mutluluk kaynağı değil mi sizce de?

İşte bütün bu anlattıklarım burayı en keyiflisinden bir müze yapan özellikler. Bütün bu tasarım süreci, içeride gezerken deneyimledikleriniz, bir sonraki odada sizi neyin beklediğini bilmemenin heyecanı…

Bütün bunların yanında bir de kritiğim var, yazının başında söylediğim gibi, burayı sosyal medyadan tanıdım ve zaten sosyal medya kültürüyle beslenen bir sanat anlayışından geliyor. Günün şartlarına uygun, modern bir tavrı var. Destekliyorum da bu tavrı. Ama aslında bundan daha fazlası, gezerken fark ettiğim gibi çok keyifli deneyimler sunan bir yer. Fakat biz oradayken bizimle aynı zamanda gezen 4 tane 10-11 yaşlarında kız çocuğu bir an olsun ellerinden telefonu bırakmadı ve hatta bir odada kızlardan biri bana ‘Odadan çıkar mısın video çekeceğim de’ diye sordu. Çıkarım, çıktım da. Ama genel portre 2 tane 22 yaşında kocaman kadının 4 tane 10 yaşında kız çocuğundan daha çok eğlendiği yönündeydi. Demem o ki keşke benim şu an sahip olduğum bilinci içeri girerken kısa bir bilgilendirmeyle herkese anlatsalar burası aslında bir sanat deneyim müzesi diye ya da sosyal medyada bu interaktif deneyim yönünün biraz daha üstünde durulsa. Fotoğraf çekmeyin demiyorum, yine çekin, ben de bir sürü çektim ama fotoğraf çekeceksiniz diye sunduğu deneyimleri kaçırmayın.

Küçük bir ipucu vermek istiyorum, gezinizi planlarken sonunu gün batımı saatine denk gelecek şekilde ayarlamak isteyebilirsiniz çünkü Galata Kulesinin hemen altında konumlanmış binanın 3. katındaki terastan gün batımını izlemek inanılmaz keyifli oluyor.

Son olarak, Türkiye’de Mayıs’tan beri açık olan müzenin konsepti 3-4 ayda bir değişecekmiş. Bu ilk dönemin konsepti ‘Çocukluğa Dönüş Yolculuğu’. Konseptin başarılı olduğunu söylemeliyim çünkü isminin vadettiği yolculuğu gerçekten yaşatıyor ziyaretçilere. 27 Eylülde kapanacak olan müze 1 ay sonra tamamen yenilenmiş olarak, yeni bir konseptle, yepyeni odalarıyla tekrar açılacak. Bakalım bu sefer ziyaretçilerini nelerle karşılayacak.

Websitesi Instagram

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN