Filmekimi 2015’in benim için en iyi, en önemli ve en duygusal filmlerinden biri, Norveçli yönetmen Joachim Trier’in İngilizce olarak çektiği yeni filmi Louder Than Bombs oldu. Film, savaş fotoğrafçısı Isabelle’in ölümünden birkaç yıl sonra, eşi ve iki oğlunun zihinlerinde bıraktığı izin peşine düşüyor, süren yaslarını üç farklı bakış açısından görmemizi sağlıyor.

louder_than_bombs_ver2

Louder Than Bombs‘un en güçlü yanı olan senaryosunda Joachim Trier ve Eskil Vogt’un imzası var. Daha önce Joachim Trier’in Reprise ve Oslo, 31. august, Eskil Vogt’un Blind filmlerinden en az birini izlediyseniz bile bu ortaklığın sonuçlarını az çok tahmin edebiliyor olmanız gerekiyor. Filmde bize çok iyi yazılmış karakterler eşlik ediyor: Gene Reed (Gabriel Byrne), eşinin ölümünün ardından hayata tutunmaya, eşzamanlı olarak da biri yetişkin iki oğlu ile ilişkisini sürdürmeye çalışıyor. Isabelle’in ölümünden ve onun ölümünden yıllar sonra duyduğu hayatına devam etme arzusundan dolayı kendini suçluyor. Gene’in büyük oğlu Jonah (Jesse Eisenberg), henüz yeni çocuk sahibi olmuş bir yetişkin ve hem babası ile kardeşini görmek hem de ölümünden yıllar sonra annesinin eşyalarını toplamak üzere evine dönüyor. Annesinin ölümü nedeniyle, onu mutlu edemediğini düşündüğü babasını suçluyor; tıpkı onu annesi kadar tanımadığı, bugün babalık konusunda şüpheleri olmasına, eşine sadık bir koca olmakta zorlanmasına neden olduğunu düşündüğü için suçladığı gibi… Ve Conrad; filmin kesinlikle en iyi oyuncusu olan 17 yaşındaki Devin Druid’in canlandırdığı, ailenin küçük oğlu, annesinin ölümünün ardından en yakınındakine, oğluna tutunmaya çalışan babasına cephe alıyor ve kendi dünyasına kapanıyor. O da Gene’i suçluyor.

louder-than-bombs_130839492168787425

Louder Than Bombs‘un merkezinde bu üç erkek yer alıyor olsa da, tahmin edebileceğiniz gibi filmin kilit karakteri Isabelle’in ta kendisi. Dünyaca ünlü savaş fotoğrafçısı, sanatçı, eş ve anne olan Isabelle… Tıpkı Eskil Vogt’un Blind’ında çevresindeki insanların hayatlarına dair kendi kurgusal dünyasını yaratan Ingrid’in bakış açısından gördüğümüz insanlar gibi, bu üç karakterin bakış açısıyla üç farklı Isabelle yaratıyor Louder Than Bombs. Belki Isabelle’in nasıl bir insan olduğunu öğrenmiyor, onun neyi neler hissederek yaptığını bilemiyor, onun derinlerine inemiyoruz; fakat kaybedilmiş bir eş ve anne olarak, filmin asıl önem verdiği de onun geride kalanlar tarafından nasıl (ve ne denli farklı) hatırlandığı zaten.

louder-than-bombs-03

Filmin en muhteşem sahnesinde, bir ergenin beynine doğru birkaç dakikalık bir yolculuğa çıkıyoruz. O sahneden sonra Jonah, kardeşi Conrad’ın dünyasının çok tanıdık olduğunu fark ediyor. Olacakları biliyor çünkü, olacakların sonunda Conrad’ın hissedeceklerini, canının acıyacağını tahmin ediyor. Eğer siz de benim gibi Conrad’ın dünyasına pek yabancı değilseniz, o an keşke Jonah’ın dediklerini zamanında biri bana söyleseydi diye düşüneceksiniz. İşin büyüleyici yanı, bunu düşündüren aynı filmin birkaç sahne sonra, yaşadıklarınızı tıpkı aynı şekilde yaşamanın çok daha iyi olduğunu, acı ve kötü deneyimler olmadan hayatınızın da sizin de çok farklı biri olacağınızı fark etmenizi sağlaması.

louder-than-bombs-01

Beni filmin adı üzerine düşünmeye iten, filmin yaşattığı bu iki duygu oldu aslında. Bir yanda bir birinci dünya ülkesinde refah, güven ve huzur içinde yaşayan bir aile; diğer yanda bombaların patladığı, insan hayatının hiçbir değeri olmayan bir coğrafyada, yokluk ve güvensizlik içinde yaşayan isimsiz binlerce insan… Tek bir ailenin yaşadığı tek bir can kaybının, tek bir insan ölümünün bombalardan daha güçlü bir darbe, dünyanın adaletsizliğinden daha etkili bir travma olması, ölümün sıradanlaştığı bir coğrafyada bombaların patlaması normalken tek bir insan hayatının bombalardan daha çok gürültü çıkarması mümkün mü?

louder_than_bombs

Bana kalırsa, filmin cevabının Conrad aracılığıyla hissettiklerimizden pek bir farkı yok. Şanslı bir azınlık olarak, dünyanın farklı kısımlarındaki insanların yaşadıklarıyla kıyaslanamayacak kadar küçük olan acılarla karşılaştığımızda her ne yaşta olursak olalım ergenliğini yaşayan bir gence dönüşüyoruz. O an içinde bulunduğumuz durumun hayatımızın sonu olmadığı, yaşadıklarımızın dünyadaki diğer acıların yanında çok küçük kaldığını fark edemiyoruz. O an yanımızda olanlar, bize bunun farkına varmamızı sağlayacak sözler söylese de fayda etmiyor. Çünkü sonrasında her şeyin ne kadar ufak, ne kadar anlamsız olduğunu fark etmek için, her şeyin bombalardan daha güçlü, daha gürültülü olduğunu düşündüğümüz o anları bir bir yaşamamız, geride bırakmamız, tecrübe etmemiz, hayatımızın bir parçası haline getirmemiz gerekiyor.

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Listeme eklemistim ama simdi yildiz da ilistirdim :) Tesekkurler Emre’cim !

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?