Scorsese filmleriyle sadece New York’un değil, Amerikan’ın karanlık şiirini ve alternatif tarihini de yazar. Onun filmleri aynı zamanda Amerikayı Amerika yapan en önemli olgulardan birinin; Amerikan zihniyetin ve o zihniyetin pratiğe dönüşmesinin, yani kapitalizmin de tarihidir. Sürekli kazanma hırsı ve onun pratik sonucu olarak ortaya çıkan işlevsel kötülük ile harlanan bu kapitalist zihniyet hemen her filminde farklı boyutlarıyla ortaya çıkar. Amerikan tarihinin en karanlık sayfalarından birini oluşturan ve özünde bir açgözlülük hikayesi olan Osage Kabilesi cinayetlerini anlattığı son filmi Killers of the Flower Moon da bu halkanın şimdilik son parçasıdır. 

Martin Scorsese | Fotoğraf: Getty Images

Bence Roman Polanski ile beraber yaşayan en büyük yönetmen olan Fransız Ford Coppola, Scorsese’nin vizyona giren son filmi Killers of the Flower Moon dolayısıyla sosyal medya hesabında yaptığı yaptığı bir yorumda yönetmeni “yaşayan en büyük yönetmen ve modern sinemanın manevi babası” olarak tanımladı. Coppola, 50 yıldan uzun bir dostluğa sahip olduğu Scorsese’yi taltif etmek için bu sözleri söylemiş olsa da içinde doğruluk payı olan bir durumu ifade ediyor: Scorsese yaşayan en büyük olmasa bile yaşayanlar arasında en önde gelen yönetmenlerden biri. Hatta onu sadece yaşayanlar ile sınırlamak da doğru olmaz. Scorsese sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden ve sinemacılarından biri.

80 yaşında 26. filmini çeken bu büyük yönetmenin sinemasını ve onun bir sinemacı olarak portresini küçük ve kısa bir yazı ile anlatmak elbette mümkün değil. Öte yandan bu kısa yazıyla ben, bana sinemanın entelektüel bir uğraş ve sanat olmasının yanında saf, neredeyse içgüdüsel düzeyde görsel ve duygusal haz veren bir düş alemine dönüşebileceğini de gösteren bir büyük yönetmeni ve sinema insanını anmak ve en sevdiğim filmlerini hatırlamak/hatırlatmak istiyorum.

Bu yazılarda adettir; kısaca hayat hikayesinden bahsedilir. Scorsese 1942’de New York’da, Little Italy olarak bilinen İtalyan göçmenlerinin yaşadığı İtalyan Mahallesi’nde doğar. Babası ve annesi tekstil sektöründe çalışmalarına rağmen aslen sinema oyuncularıdır. Çocukluğunda geçirdiği astım yüzünden spor faaliyetlerine katılamadığından anne-babası ve abisi tarafından sık sık sinemaya götürülür. Bu sinemaya gidişler ve sinema salonlarında yaşadığı  deneyim onun sinemaya tutkusunun doğmasına yol açar. Yoğun Katolik bir ortamda büyümesi de hemen hemen tüm filmlerinde gördüğümüz dini temaların ve Katolik ahlakı vurgununun oluşmasına yol açar. 

Scorsese, New York Üniversitesi’nden İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında lisans, Kültürel ve Eğitim Çalışmaları alanında yüksek lisans derecesini alır. Lisans eğitimine devam ederken ilk kısa filmlerini çeker. İlk uzun metrajlı çalışmasını ise yüksek lisans eğitimi sırasında, 1967’de yapar: Who’s That Knocking at My Door.

1970’lerle beraber Scorsese sinema dünyasında kendini göstermeye başlar. Yeni Hollywood’un kurucu yönetmenleri Brian De Palma, Francis Ford Coppola, George Lucas ve Steven Spielberg ile oluşturduğu dostluk dünya sinema tarihinde yeni bir sayfa açılmasına neden olur. Bu dönemde De Palma onu genç bir aktör ile buluşturur. Bu aktör de tıpkı onun gibi İtalyan asıllıdır ve adı da  Robert de Niro’dur. Bu 50 yılı aşkın sürecek ve sinema tarihinin  belki de en önemli ve etkili oyuncu-yönetmen işbirliğinin de başlangıcı olur. Scorsese bu dönemde bir başka efsanevi sinemacı ile, bağımsız sinemanın kurucusu/öncü ismi John Cassavetes ile tanışır. Cassavetes Scorsese’nin sinemadaki mentorü olur ve tarzının oluşmasına büyük katkı yapar. Ayrıca B-Filmleri’nin unutamaz yönetmeni Roger Corman ile de çalışır; Corman özellikle ona az bütçe ile film çekmenin ipuçlarını anlatır.

Tüm bu hazırlık sürecinden sonra ilk başyapıtın sırası gelmiştir. Scorsese-De Niro işbirliğinin ilk ürünü Mean Streets 1973 tarihinde vizyona çıkar. Bu yapıt daha üçüncü uzun metrajlı filminde Scorsese’yi bir anda sinemanın ana sahnesine çıkarır. Mean Streets, Scorsese’nin aynı zamanda manifesto filmidir ve sinema yaşamı boyunca çektiği tüm filmlerde görülen temalar ilk defa bu filmle arz-ı endam eder. De Niro dışında bir başka büyük oyuncu Harvey Keitel ile işbirliğinin de devamı niteliğindedir. Keitel, Scorsese ile toplam altı filmde beraber çalışmıştır.

Mean Streets sonrasında Scorsese hız kesmeden bir başka önemli filme imza atar. 1974’de çektiği ve başroldeki Ellen Burstyn’e ‘En İyi Kadın’ dalında Oscar kazandıran romantik-komedi-dram Alice Doesn’t Live Here Anymore sinema tarihine iz bırakmış bir kadın filmidir. Film, Oscar, Altın Küre, Cannes ve BAFTA Ödülleri’nde çok başarılı olmuş; çok yüksek bir gişe başarısına da imza atmıştır.

Hız kesmeyen Scorsese 1976’de onunla ve Robert de Niro ile adeta özdeşleşen ve sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri kabul edilen bir büyük başyapıt çeker: Taxi Driver. Zamanla bir kült statüsüne ulaşan ve çoğu listede sinema tarihinin en önemli 50 filmi içinde yer alan zamansız sinema şaheserine dönüşür.

1977’de yine Robert de Niro ile Liza Minelli’nin de katılımıyla ilk büyük bütçeli filmi olan New York New York’u çeker. Bir müzikal olan yapıt ilk üç filmi ile yarattığı fırtınadan sonra bir başarısızlık olarak kabul edilir ve yönetmeni ciddi bir depresyona sürükler. Bu ağır depresyon ciddi bir kokain bağımlılığına neden olur ve Scorsese yaklaşık üç yıl sürecek büyük bir fiziksel ve ruhsal çöküntü içine girer. Onu bu çöküşten en yakın dostu De Niro kurtarır. Ağır bir iç kanama yüzünden hastaneye kaldırılan Scorsese’yi ziyaret eder ve ona “Yaşamak mı yoksa ölmek mi istiyorsun” diye sorar ve devam eder “şayet yaşamak istiyorsan gel seninle şu filmi yapalım”. De Niro’nun sözünü ettiği film ise sinema tarihinin bir başka büyük baş yapıtı ve pek çok sinema insanı ve seyircisi için 1980-90 döneminin en iyi filmi olan Raging Bull’dur. 

Tüm ruhsal ve fiziksel sorunlarını geride bırakan Scorsese Raging Bull ile yarattığı atmosfer sonrasında durmadan, büyük bir yaratıcı heyecan ve çalışkanlıkla film yapmaya devam eder. Yaptığı tüm filmler konuşulur, tartışılır ve büyük bir çoğunluğu sinema tarihinin en önemli başyapıtları arasına girer.

Tekrar yazının başında Coppola’nın Scorsese hakkında söylediği “yaşayan en büyük yönetmen” sözüne dönersek… Bugün geldiğim noktada Scorsese en sevdiğim 10 yönetmen içinde yer alıyor mu? Açık söylemem gerekirse bu soruya ‘kesinlikle’ cevabını veremiyorum. Örneğin; en sevdiğim yönetmen sorulduğunda bu soruya cevabım net: Michelangelo Antonioni… En sevdiğim 10 yönetmen sorusunun da neredeyse 9 tanesi de bellidir: Scorsese’nin yakın arkadaşı ve 70ler’in Yeni Amerikan Sineması’nın o ve Spielberg ile birlikte öncüsü Coppola bu listede tartışmasız yer alır. Keza Fellini de Visconti de Polanski de Tarkovski de Wajda da Kieslowski de Peckinpah da…

Scorsese’yi ise diğer bazı büyük yönetmenlerle beraber ayrı bir kategoriye koyarım. Bu kategoride yer alan diğer yönetmenler Truffault, Hitchcock, Angelopulos ve Scorsese ara ara yeniden seyrettiğim filmleri ile ‘en sevdiğim 10 yönetmen listeme’ girip çıkarlar. Bunun belki de en büyük nedeni Scorsese’nin türler arasında gezinme; her anlamda görkemli sahneler çekme, büyük epik filmler yapma eğiliminden dolayı bazı filmlerini hiç sevemememdir. Mesela New York New York, Color of Money, Casino, Bring Out Dead ve açık ara Scorsese’nin içine girmekte en çok zorlandığım aşırıklar filmi The Wolf of Wall Street (ki benimle aynı fikirde olmayan pek çok eleştirmen ve sinema meraklısı var; film Scorsese sinematografisi içinde üst sıralarda yer alır genel değerlendirmede) beni belirli anlarda Scorsese sinemasına karşı belirli bir mesafede durmaya iter.  

Öte yandan tüm bu yönetmenler içinde ki Antonioni, Fellini, Tarkovski ve Kiewslowski bir yana Scorsese’nin kalbimdeki yeri diğer hiçbir yönetmen ile kıyaslanmayacak bir yerdedir. Onun filmleri beni bir sonraki aşamaya, sanat sinemasının en büyük isimlerini seyretmeye ve anlamaya hazırlamıştır. Çok erken bir yaşta, daha ortaokul yıllarımda şayet Taxi Driver’ı seyretmemiş olsaydım kesinlikle iyi sinemayı ve filmleri keşfetmem daha uzun yıllar alabilirdi. Scorsese, sinemasınına etki eden yönetmenler arasında Bergman, Antonioni ve Fellini’yi de sayar. Benim Scorsese ile başlayan sinema seyretme serüvenimde kısa sayılabilecek bir sürede özellikle Antonioni ve Fellini ile tanışmamda onun etkisinin büyük olduğu aşikardır.

Scorsese benim büyük şehirlere olan mesafemin; onlara karşı hep bir endişe ile bakmamım da sebeplerinden biridir. Evet, o doğduğu, yetiştiği ve yaşadığı şehrin, New York’un bir tür şiirini yazmıştır filmleriyle. Bir New York yönetmeni olarak Scorsese’ye ancak Woody Allen ve belirli ölçülerde de Sdyney Lumet yaklaşabilmiştir. Öte yandan bu şiir öyle romantik, oturup Brooklyn Köprüsü’ne bakıp hayaller kurarken okuyacağınız türden şiirler değildir. Gangs of New York şehrin kuruluşuna dair tarihsel bir perspektif ortaya koyarken şehrin temelinin nasıl kanla, şiddetle ve açgözlülükle atıldığını ortaya koyar. Onun diğer New York filmleri (Taxi Driver, Raging Bull, Goodfellas, Bring Out the Dead, The Wolf of Wall Street) zamana göre içerik ve form değiştirse de şehrin her zaman o genleri taşıdığını gösterir.

Öte yandan Scorsese iki New York filminde, After Hours ve The Age of Innocence, farklı bir New York profili çizer bize. Hatta benzer tarihsel dönemleri anlatan (1860lar ve 1870ler) iki film, Gangs of New York ve The Age of Innocence New York’un farklı yüzlerini ve nasıl bir hızlı dönüşüm içinde olduğunu gösterir. Bu bağlamdan bakıldığında Scorsese’nin şiiri, başta Taxi Driver ve Raging Bull olmak üzere dört filminde Scorsese ile çalışmış olan senaryo yazarı ve yönetmen Paul Schrader’in tanımı ile, damarlarında kanalizasyonların pis sularının aktığı bir şehrin şiiridir. Benim gözümde her büyük şehrin, üstü başı ne kadar şık ve makyajlı olursa olsun damarlarından lağım akar ve her büyük şehirde bir Taxi Driver mutlaka vardır.

Scorsese filmleriyle sadece New York’un değil, Amerikan’ın şiirini ve alternatif tarihini de yazar. Onun filmleri aynı zamanda Amerikayı Amerika yapan en önemli olgulardan birinin; Amerikan zihniyetin ve o zihniyetin pratiğe dönüşmesinin, yani kapitalizmin de tarihidir. Sürekli kazanma hırsı ve onun pratik sonucu olarak ortaya çıkan işlevsel kötülük (kişisel değil iş) ile harlanan bu kapitalist zihniyet hemen her filminde farklı boyutlarıyla ortaya çıkar. Gangs of New York, gangster filmleri ve The Wolf of Wall Street bunun en sert ve doğrudan aktarıldığı yapıtlarıdır. Amerikan tarihinin en karanlık sayfalarından birini oluşturan ve özünde bir açgözlülük hikayesi olan Osage Kabilesi cinayetlerini anlattığı son filmi Killers of the Flower Moon da şimdilik bu halkanın son parçasıdır.  Bu filmin bir diğer özelliği de Scorsese’nin en gözde iki oyuncusu olan De Niro ve Di Caprio’yu ilk kez bir Scorsese filminde bir araya getirmesidir. Bir ilginç nokta da bu iki aktör ilk kez This Boy’s Life (1993) filminde bir araya geldiklerinde De Niro Di Caprio’nun sert üvey babasını oynadığında 50 yaşında, Di Caprio ise 19 yaşındadır. Yıllar sonra bir Scorsese filminde bir araya geldiklerinde ise De Niro 80, Di Caprio ise 49 olmuştur.

Scorsese, çektiği başyapıtlar yanında sinemaya farklı alanlarda da büyük katkılar yapar. Kurduğu Film Vakfı ve başlattığı Dünya Sineması projeleri ile sinema tarihinde önemli bir yeri olan ama bir şekilde unutulmuş başyapıtları; Asya, Afrika ile Orta ve Latin Amerika gibi merkez bölgeler dışında kalan coğrafyalardan filmleri gün yüzüne çıkarıp seyirci ile buluştur. Metin Erksan’ın Berlin Altın Ayı Ödülü almış filmi Susuz Yaz Scorsese’nin çabaları sonucu restore edilmiş ve yeniden seyirci ile buluşmuştur. Scorsese’nin film ile ilgili görüşlerinin olduğu video The Magger’da  Metin Erksan üzerine yazdığım yazıda görülebilir. 

En iyi Beş Scorsese Filmi

Her yaptığım liste gibi kişisel deneyimlerime ve sinematografik anlayışıma göre oluşturduğum bir liste oldu. Dolayısıyla en iyi beş filmi derken ‘bana göre’, ’benim en sevdiğim beş filmi’ demek istiyorum. Yazıyı okuyanların bunu elbette göz önünde tutması gerekiyor. Başka Scorsese hayranlarının başka seçimleri olacaktır. Örneğin Gentleman’s Journal’da sinema yazarı Tom Ward tam da benim gibi yönetmenin son filminin gösterime girmesi üzerine yaptığı en sevdiği beş Scorsese filmi listesini şu şekilde belirlemiş:

Mean Streets

The Irishman

Killers of the Flower Moon

Taxi Driver

Goodfellas

Scorsese’nin 26 film içinden dört filmi hiç düşünmeden listeye ekledim. Beşinci  içinse bir kaç film üzerinde düşünmem gerekti ve son aşamada pek çok sinemasever ve Scorsese hayranı için de sürpriz olacak bir şekilde seçim yaptım. Görüleceği üzere Ward ile listelerimizde ortak sadece iki filmi var. Öte yandan Scorsese sineması ile tanışmış ve filmlerinin çoğunu seyretmiş hemen herkesin yapacağı listede bu iki filmin yer alacağını düşünüyorum.

Gelelim benim listeme (listedeki sıralamayı kronolojik olarak yaptım)

After Hours | 1985

youtube play youtube play

Listede pek çok kişinin sürpriz olarak niteleyeceği bir seçim. Öte yandan Scorsese’nin belki de ‘kült’ olarak tanımlanabilecek tek filmi. Bir ofis çalışanının  geceyarısından sonra macera dolu New York Soho’dan evine gitme mücadelesini anlatan bir kara komedi olan film Scorsese’nin sinemasal dehasını, sinematografik ustalığını gösteren en iyi örneklerden biridir. Butik, küçük bütçeli, bağımsız, post-modern bir üslup ve içerikle avant-gard filmler yapan bir yönetmenin elinden çıkmış  izlenimi veren bu film birden fazla seyredilmeyi hakeden bir başyapıt. Öte yandan çok boyutlu karakterlerin derinlemesine anlatılması ve 80ler New York’unun  bohem bölgesi Soho üzerinden bir panoramasını çizmesi açısından da Scorsese sinemasının içinde anlamı bir yere konumlandırılabilir. Bir tür labirent içine sıkışmış, oradan çıkıp kendi steril yaşamına dönmeye çabalayan yuppie Paul Hackett’ın sarkastik öğeler taşıyan komik bir kabusa dönüşen hikayesi sosyolojik ve psikanalitik analiz için de geniş olanaklar sunuyor ve seyir deneyimini başka boyuta taşıyor.

Goodfellas | 1990

youtube play youtube play

Goodfellas için Amerikan Kongre Kütüphanesi (United States Library of Congress) filmi National Film Registry içinde korumak amacıyla seçtiğind hakkında e söylenecek şeyi zaten söylemiş: ‘Kültürel, tarihsel veya estetik olarak mühim’. Goodfellas sinema tarihinin en büyük filmlerinden biri olarak hemen herkesin üzerinde anlaşmaya vardığı başyapıtlardan biri. İlk aşamada New York’da geçen gerçek ve görkemli biyografik bir gangster hikayesi olan film alt metinlerinde Amerikan Kapitalizm’inin tarihsel süreçte nasıl bir düzeye geldiğini; açgözlülük, sonradan görme, paranın tek hedef olması gibi kavramların nasıl toplumu ele geçirdiğini sinemanın ulaşılabileceği en mükemmel örneklerden biri ile beyaz perdeye yansıtıyor. Scorsese’nin anlatı yeteneği açısından Coppola’yı yakaladığı;  sinematografik açısından neredeyse The Godfather seviyesine eriştiği Goodfellas, tek bir kez seyretmenin yetmeyeceği, ara ara seyrederek sinemanın gelebileceği noktayı size hatırlatacak bir sinema hazinesi.

Age of Innocence | 1993

youtube play youtube play

Sadece üç sene önce Goodfellas’ı yapan adam bu filmi nasıl yapabilir? Bu filmde şairane duyarlılığı yüzüne vurmuş; büyük romantik, tutkulu aşık ve sinema tarihinin gördüğü en büyük centilmenlerden Newland Archer karakterini hayata geçiren Daniel Day-Lewis yine Scorsese’nin yönetiminde dokuz yıl sonra Gang of New York’da William ‘Bill the Butcher’ Cutting karakterine nasıl bürünebilir? Vizyona girdiğinde Scorsese’nin James Ivory’ye özendiğine dair yorumlar yapılmıştı ama Scorsese, bir Merchant-Ivory yapımı izlenimi veren bu roman uyarlamasında 1870ler New York Aristokrasisi’in içinde geçen bir ‘yasak aşkı’ anlatırken bize yine müthiş karakter sunumları ve New York tarihinin bir başka yüzünü gösterir. Bir kelebeğin uçuşu inceliğinde jestler, ipek ve dantele sarılmış mekanlar, insanlar ve ancak sürreal olabilecek derecede zarif yaşanan tutkular… Scorsese bu filmiyle bize bir kez daha nasıl büyük bir deha ve hikaye anlatıcısı olduğunu kanıtlar. Bu film onun istediği konuyu istediği üslup ve içerikte çekip kendi damgasını vurabileceğinin bir büyük örneğidir. Elmer Berstein müzikleriyle de filme ayrı bir damga vuruyor. 

Raging Bull | 1980

youtube play youtube play

1981 yılı Oscarlarında ‘En İyi Film’ dalındaki adayları bir hatırlayalım:  Ordinary People, Coal Miner’s Daughter, The Elephant Man, Raging Bull, Tess… ve Oscar, hayır 1980-1990 arasınındaki 10 yılın açık ara en iyi filmi seçilen ve bugün sinema tarihinin en büyük başyapıtları arasında ilk sıralarda olarak kabul edilen Raging Bull’a değil; bugün bilmiyorum seyredeni ve tarihsel önemi dışında dikkate alanı var mı, Ordinary People’a gitmiş. Oscar tarihinin en büyük 10 hatası arasında rahatlıkla yer alan (CBS’in ‘Oscar Tarihinin En Garip 10 Olayı’ sıralamasında 7. sırada yer alır) bu durumun açıklaması nedir? Bunun açıklaması, hayır, sinema tarihinin en büyük oyuncuları arasında yer alan ama aynı zamanda az ve öz film yapan çok iyi bir yönetmen de olan Bağımsız Sinema’nın babası Robert Redford değil. Ordinary People’a da haksızlık etmeyelim; çok iyi bir film. Öte yandan bence Redford’un en iyi yönetmenlik denemesi değil (1994 tarihli ve yine pek çok Oscar adaylıkları ve ödüller kazanmış başyapıt Quiz Show ki onun da hakkı Forest Gump tarafından yenmiştir bana göre, en iyi filmidir).  Akademi üyeleri o an için yürek burkan, ağlatan, yas tutan, iyi oynanmış bir dramı, yani Ordinary People’ı sinema tarihinin dönüm noktalarından birini teşkil eden, sarsan, düşündüren, rahatsız eden, üslupçu, mükemmel bir başyapıta tercih ettiler; çünkü ne ile karşı karşıya olduklarını anlamadılar. Scorsese’nin bu film ile sinema sanatına yaptığı  katkının ne olduğunun farkına varamadılar. 18.Yüzyıl’da Picasso veya Pollack ile karşılaşmak gibi. Film özünde dünya boks şampiyonu Jake LaMotta’nın yükselişini ve düşüşünü anlatan bir biyografi. Öte yandan filmi bu kadar büyük yapan Scorsese’nin sinematografisi. Siyah-beyaz çekilen film, seyretmesi zor bir üslupla çekilmesinden dolayı ilk aşamada büyük bir gişe de yapamaz ama bu seyretmesi zor bu üslup ki ağır çekimler ve donmuş kareler ile ayırt edilir, zaman içinde filmi ‘şu ana kadar çekilmiş en iyi filmler’ listesinin gediklisi haline getirmiştir. Şu ana yapılan En iyi 50, 100, 500, 1000 film listelerinin tamamında yer almış; Amerikan Film Enstitüsü tarafından (AFI) hazırlanan 100 yılın 100 filmi listesine de dördüncü sıradan girmiştir. (İlk üçü merak edenler için: Citizen Kane, The Godfather I, Casablanca)   

Taxi Driver | 1976

youtube play youtube play

Ben bir filmin aynı zamanda bir sanat yapıtı da olabileceğini ilk kez Taxi Driver’ı seyrettikten sonra anladım. İlk seyrettiğimde çok gençtim; ortaokuldaydım ve büyülenmiştim. Bu yazıyı yazarken yeniden seyrettiğimde aynı heyecanı ve büyülenmeyi bir kez daha yaşadım. Yaşamımda çok az film beni Taxi Driver kadar yoğun etkiler. Taxi Driver, Mean Streets ile önemli/dikkate değer bir  sinemacı olacağını gösteren Scorsese’nin artık büyük bir sinemacı olduğunu kanıtladığı filmdir. Yoğun psikolojik öğeler taşıyan bir kara-film (film noir) olan Taxi Driver Scorsese’nin filmlerinde önemli bir yer tutan kendini bulmak için geçirilen ruhsal yolculuk,  kefaret, anti-kahraman olmak gibi temalarla bezeli derin bir karakter çözümlemesidir de aynı zamanda. Zamanın ruhunu çok iyi yansıtır: post-Vietnam sendromundan mustarip, ekonomik kriz etkisi altında derin bir psikolojik, ekonomik ve toplumsal çöküntü içinde çürümeye başlayan kirli Amerikan toplumuna, yine Scorsese’nin gözünden, New York içinden bakar. Sanki tüm şehir damarlarında lağım dolaşan bir organizmadır ve o organizmada seks işçileri, muhabbet tellalları, küçük çaplı gangsterler birer asalak olarak beslenirler. Scorsese’nin müthiş ışık kullanımı ve kamera açılarıyla ve De Niro’nun sinema tarihine geçen muhteşem oyunculuğuyla film seyirciyi  saykodelik bir süreçten geçirerek adeta filmin kahramanı Travis Bickle gibi insomnia etkisindeymişsine yarı gerçek – yarı rüya/bir karabasan deneyimine sürükler.  

Taxi Driver, Robert De Niro’nun kendini büyük bir oyuncu olarak sinema tarihine yazdırdığı film olarak da tarihe geçmiştir. Nitekim ikinci Oscar adaylığını (ilk adaylığı 1974’de The Godfather II ile olmuş ve en iyi yardımcı erkek dalında ilk Oscar’ını almıştır) bu kez en iyi erkek oyuncu dalında kazanmıştır. De Niro’nun yanında müthiş bir Harvey Keitel, yılların büyük karakter oyuncusu Peter Boyle ile güzelliğinin ve gençliğinin tazeliğiyle Cybill Shepherd Scorsese’ye oyuncu yönetmenliğinde de ne kadar olduğunu kanıtlaması için alan açarlar. Filmin tabi bir diğer sürprizi de kendinden pek haz etmesem de sinemanın çok önemli isimlerinden biri olan Jody Foster’ın filmde çok önemli bir yeri olan Iris rolüyle sinemaya adım atmasıdır.

Kapak Fotoğrafı: Screen Daily

İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan En İyi Martin Scorsese Filmleri