Uzun zamandır aklımda yeni çıkan bir albümle ilgili bir yazı yazmak vardı. Aslında son dönemde dinlediğim çok iyi birkaç albüm var, ancak neden bilmiyorum pek de yeni olmayan bir albümle ilgili yazmaya karar verdim; R.E.M. “New Adventures in Hi-Fi” (1996)..

R.E.M. İstanbul konseri ile ilgili henüz yazamadım ancak daha önceki yazılarımı okuma fırsatınız olduysa grubu çok sevdiğimi tahmin edebilirsiniz, diğer gruplar veya albümlerden bahsederken bile mutlaka atıf yaptığım gruplardan bir tanesi. “Losing My Religion” sayesinde dünya çapında bir fenomene dönüşmesine rağmen (sanırım bunu da daha önce yazmıştım), benim için bu şarkı grubu tanımlamaktan çok uzak, bir B-Side (albümde yer almayan ama single’lardaki ekstra şarkılardan) olsa üzülmeyeceğim bir şarkıydı. Muhteşem “Out of Time” albümünde, “Losing My Religion” şarkısının önüne geçen çok daha önemli şarkılar olduğunu düşünürüm hep… “Low,” “Belong,” “Half a World Away” ve “Me in Honey”…

Hemen bir sene sonra çıkan (1992) “Automatic for the People” ile artık rock’ın mega gruplarından birine dönüştüler, ancak ilginç olan ne “Out of Time,” ne de “Automatic for the People” albümlerinden sonra turne yapmadılar. Her ikisi de dünya çapında 10 milyondan fazla satan bu albümlerden sonra hem uzun bir turne yapacakları hem de plak şirketleri tarafından çok fazla promosyonu yapılacak olan “Monster” (1994) albümü yayınlandı. Peter Buck; country, folk ve akustik öğeleri çok fazla barındıran son iki albümden sonra “Monster” için “gerçek bir rock” albümü diyordu.

Albüm bence de başarılıydı ancak nedense halen çok daha akustik ve orta-yavaş tempo olan önceki iki albüme göre daha kuru olduğunu, fazla post-prodüksiyon yapıldığını ve sanki “gerçek bir rock” albümü olmasa belki de daha başarılı olabileceğini düşünmüşümdür. Bir çok müzik yazarı ileriki yıllarda “Monster” albümünü (çok fazla satmasına rağmen) grubun düşüşe geçtiği nokta olarak nitelendirdi, ki sanırım ben burda bu ekipten ayrılıyorum. R.E.M. bana göre en iyi ve en “underrated” (maalesef Türkçe’de tam karşılığı yok ama “değerinden az görülen” diye düşünebiliriz) albümü olan “New Adventures in Hi-Fi”yi 1996 Eylül’ünde yayınladı.

“Monster” turnesinde ön grup olan Radiohead’in kayıt tarzından etkilendiklerini her fırsatta dile getirdiler. Radiohead, özellikle soundcheck’lerde ve konser önce ve sonralarında yeni albümleri (“The Bends”) için sürekli kayıt yapıyordu. Stüdyo atmosferi dışında doğal mekanlardan ve “anın” ilhamından yararlanmak fikri yeni değildi ama bunu 80’ler sonrasında çok iyi yapan fazla grup yoktu.

R.E.M. de albümün önemli bir kısmını soundcheck’lerde, konser aralarında, “yoldayken” kaydetti. İlk single olan “E-Bow the Letter” harika, olağanüstü bir şarkıdır ama albümü tanıtmak için çıkması gereken ilk single kesinlikle olmamalıydı. Radyolarda çalınabilmesi için çok uzun, karanlık ve melankolik video klibi de anlaşılması çok zordu. Patti Smith’in efsanevi geri-vokalleriyle bence son single olmuş olsaydı, albümün şanını çok daha iyi yansıtırdı. Tanıtım single’ı ticari anlamda çok başarılı olamadı ve belki de albüm bu yüzden öncekilere göre hayranlarına daha uzak geldi (belki de “Monster”ın etkileri şimdi ortaya çıkmıştı, bilemiyorum). Ancak bana göre iyi albümler; ilk şarkıdan sonuna kadar bütünlük taşıyan, mesala İstanbul’dan Ankara’ya karayolu ile giderken geçtiğiniz önemli duraklar gibi size bir yolculuğu anımsatan ve yıllar sonra sadece en sevdiğiniz şarkıları değil, bazen tümünü dinlemek arzusunu veren albümlerderdir. Bu açıdan “New Adventures in Hi-Fi,” benim 15 sene sonra halen kopamadığım ve özellikle arabamda mutlaka bulunan albümdür, benim için fazlasıyla gerçek, fazlasıyla dürüst ve “gerçek bir yol albümü”dür.

Albüm gerçekten bir yolculuk gibi… tek tek şarkılardan öte sizi bir yerden başka bir yere taşıyor ve bu her dinleyen için bambaşka bir yolculuk olabilir. Sanki kişisel anılarınızı, yol duraklarınızı ve hissettiklerinizi farklı hikayeler olarak anlatabilen 14 şarkı… ya da ben böyle hissediyorum. Bu yüzden şu şarkının altyapısı şu şekilde, country veya rock ilhamlı demek yerine, albümün “yol” konseptinin tüm şarkıların üzerinde olduğuna inanıyorum.

“The Wake-Up Bomb” keşke “gerçek rock” albümü olan “Monster”da olsaydı… “Departure” veya “Bittersweet Me,” keşke ilk single olsaydı derken… albümde keşfedilecek çok fazla şarkı var ama sanırım benim favorilerim son ikisi…

“Low Desert” ve “Electrolite”… Halen “Low Desert”i her dinleyişimde tüylerim diken diken oluyor, bazen düşünüyorum, umarım dünyada tek böyle hisseden ben değilimdir diye…

Bu albümden sonra davulcu Bill Berry sağlık sebepleri ile gruptan ayrıldı, ve grup bence asıl bu ayrılıştan sonra bir daha eskisi gibi olmadı. Bazı gruplar ayrılan müzisyenleri telafi edebilirler ama arkadaşlıktan doğan gruplarda sanırım sadece enstrümanı telafi edebiliyorsunuz ve giden kişi grubun ruhundan bir şeyler götürüyor. R.E.M.’in “Up” albümü de kötü değildi ama ondan sonra çıkan hiç bir albümüne elim gitmedi. Bill Berry’in ayrılışı sembolik olarak da benim için R.E.M.’den ayrılış gibiydi. Michael Stipe, Q dergisinde (Kasım, 1998) “Üç ayaklı da olsa köpek, köpektir” demişti ve tamamen katılıyorum, ama artık R.E.M. maalesef daha yavaş koşuyordu, hatta tökezliyordu.

Özellikle alternatif müziğin önünü açan, sayısız grubu etkileyen R.E.M. istediği kadar tökezlesin; “Green,” “Out of Time,” “Automatic for the People,” ve “New Adventures in Hi-Fi” albümlerinden sadece birini bile yapmış olmaları, bence müziği ve grubu seven herkese bir hediyedir.

R.E.M.’i ya da “New Adventures in Hi-Fi” albümünü sevmeseniz bile lütfen bir kere “Low Desert” veya “Electrolite” şarkılarını dinleyin, belki fikriniz değişir…

“Twentieth century go to sleep… / Yirminci yüzyıl uykuya dalıyor…

Don’t be scared, You are alive / Sakın korkma, Halen hayattasın”

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?