12 Şubat 2013 akşamı İKSV Salon’da bir edebiyat etkinliği için toplanan kalabalık, Edebiyat ve Melankoli gibi sürpriz bir başlık içerisinden neler umdu neler buldu? Etkinlik sırasında aldığım notlarımı sizlerle paylaşmak istedim.

Çoğunluğu kadınlardan oluşan kalabalık için kitap satışı yapılıyordu, satılmakta olan kitaplardan eksiklerini tamamlayanlarla birlikte İKSV‘nin o güzel binasının Salon kısmına geçtik ve etkinlik tam zamanında başladı. Başlangıçta Sema Kaygusuz özellikle uyardı seyircileri, akşamın bir sohbet tadında geçirilmesi planlanmıştı. Bir şair ve bir yazar evlerinde oturup konuşuyorlarmış gibi. Derken Birhan Keskin ayağa kalktı ve ruhunu soymaya başladı.

Birbirimizle halleşmek

Akşamı “birbirimizle halleşme akşamı” olarak nitelendirdi. Aslında melankoli hakkında değil, hayat hakkında konuşacaklarını söyledi. Anlaşılmıştı, akşam boyunca “hüzün”, “melankoli”, “depresyon”, “keder” ve “çile” kavramları kafamızda dönüp duracaktı. Şair, son bir yılını anlattı samimiyetle. Hayatının en zor yıllarından birisini geçirmekte olduğunu, depresyonda olduğunu, söyledi. Antidepresanlarını tansiyon sorunları sebebi ile her zaman kullanamıyor oluşundan yakındı ve anlatmayı sürdürdü. Doktordan aldığı rapor ile annesinin kanser olduğunu öğrendiğinde, ona bu haberi vermek üzere eve doğru yola çıkmak zorunda olduğu bir günü şu sözlerle anlattı:

“Kendimi o gün kilitlediğimi düşündüm.”

Annesinin tedavi süreci devam ederken yakın akrabalarının peşpeşe hastalanmaları, ölümleri. Annesine ölüm haberlerinin hep kendisi tarafından verilmesi gerektiği bir süreç ve bu sürecin kendisini yıpratması sonucu bulunduğu ruh hâli… Kafamızda dönüp durmaya başlayan kavramlara sıra geldi. Şair, depresyonun eski adının  aslında melankoli olduğunu düşünüyor. Günümüzde bir psikiyatr tarafından duygu durum bozukluğu, anksiyete teşhisi konulan bireylere depresyonda olduğu anlatılırken; eskiden bu ve benzeri teşhislerin melankolik olma olarak adlandırıldığını düşünüyor. Bu düşüncesi sebebi ile melankoli kavramının eskimiş bir şey olduğunu söylüyor. Melankoli dendiğinde artık aklına sadece bir Nükhet Duru şarkısı geldiğini, eğer bugünün değil de on dokuzuncu yüzyılın şairi olsaydı, doktorunun kendisine “Depresyondasın.” yerine “Melankoliksin.” diyeceğini söylüyor.

“Melankoli kavramı artık tedavülden kalktı.”

Sema Kaygusuz konuya farklı bir yönden bakıyor. Depresyonu melankoli ile aynı anlamda görmediğini, depresyonun Antik Yunan’da içi kapalılık hastalığı olarak değerlendirildiğini oysa melankolinin bir duyarlık durumu, içinde bulunduğu güzellikleri kaybetme ihtimalinden endişe duymak olarak nitelendirdi. Ayrıca hüznün ve melankolinin de aynı anlamda olmadığını; melankoliden farklı olarak hüzün kavramının üzüntü ile ilişkili olduğunu düşünüyor.

Kendi kendime “Birhan Keskin’in mi Sema Kaygusuz’un mu  görüşüne daha yakınım? Yoksa bambaşka mı düşünüyorum?” sorularını sorarken, Birhan Keskin bu kavramlardan hangisinin edebiyat ile ilişkisi olduğunu anlatmaya koyuldu. Ona göre edebiyat aslında keder ve çile ile ilgili duyarsızlaşma ile ilgileniyor. İşte bu sebeple hüzün ve melankoli gibi kavramların artık yetersiz kaldıklarını düşünüyor.

Karaduygun

Sema Kaygusuz ise gecede en çok bahsedilmesini beklediğim konuya değindi: Kitabı Karaduygun’a. Kelime anlamı ile karaduygun, aslında melankoli kavramının karşılığı. Yazar bu kitabında, şair Birhan Keskin’i kurmacasının bir parçası hâline getiriyor. Kitapta yer alan yedi öyküyü birbirine bağlayan kısımlarda kitap geneline etkin olan, yazarın Karaduygun’un sıfır noktası  (Karaduygun, Mart 2012, 1. baskı, s. 56.) olarak bahsettiği, Birhan’ın duyduğunu anlatığı tak tuk tak tak tuk tak sesleri. Yazar, bu sesleri şöyle anlatıyor:

“Birhan’ı dinlerken anlattığı şeyin sadece gürültü olmadığını, dışarıdan içeriye sızan kalın bir duyarsızlığın göğüste yarattığı kalp çarpıntısından söz ettiğini hissettim bir an.” (s. 57)

Bana göre kitabın en akılda kalan öyküsü Adak ama bu isimden ziyade Terzi Helin’in hikâyesi olarak akılda kalıyor. Bir terzi, içindeki notu ile denize bir şişe bırakıyor. Notta şişeyi bulana bir takım dikeceğini yazıyor ve terzihanesinin adresini nota ekliyor. Bu vesile ile şişeyi bulan Bora terzihaneye gidiyor. Terzi ile Bora’nın yaptıkları sohbetler, özellikle elmaları toplayan kadının hikâyesi dokunaklı. Ayrıca, sadece bal ile beslenen çocuk ve evdeki tüm yemekleri yiyen kız karakterleri de unutulması zor fantastik karakterler. Kitapta hüzün, keder ve melankoliye ilişkin bazı tespitler de yer alıyor. (s. 70-75.)

Kaygusuz, Karaduygun yayımlandıktan sonra okurlarından, daha önce yayımlanan kitaplarından farklı geri dönüşler almış. Şöyle anlatıyor:

“Bu kitabınızda benim duygularımı ifade etmişsiniz  şeklinde e-posta mesajları aldım. Bundan anladığım, insanın içe kapanıklığını aslında ne kadar da göstermek ihtiyacında olduğu. Kırılganlık hâli ile tanınmak ihtiyacı. Edebiyatın kaynağı hezeyandır. Bu kitapta okurlar hezeyandan kendine kılıf buluyor.”

Karaduygun’un yayımlandığı dönemde bazı eleştiriler yapılmıştı. Bunlardan en dikkat çekeni Ömer Türkeş’in Sabitfikirde yayınlanan yazısı. Kitabının bir ilk olarak pazarlanmaya çalışıldığını düşünenler, Kaygusuz’un dili sebebi ile böyle bir pazarlama şekline hiç de ihtiyacı olmadığını, dolayısıyla neden böyle bir yol izlendiğini anlayamadıklarını yazmışlardı. Bir blog yazısında da bahsedildiği üzere, kitabın yayımlandığı dönemde yapılan “bir ilk kitap” şeklindeki açıklamalar, Birhan Keskin’in hayatı hakkında daha fazla bilgi sahibi olacaklarını düşünerek kitabı satın alan okurları hayal kırıklığına uğratmış. Bu düşüncelere cevap veren Kaygusuz:

“Karaduygun’da Birhan’da gördüğüm iç evreni yazdım. Aslında neden Birhan’ın günlük hayatını yazdığım şeklinde anlaşıldı bilmiyorum. Birhan Keskin’in kişisel hayatına ilişkin detaylar verebileceğimi düşünmeleri anlamsız, sonuçta ben bir kurmaca yazma peşindeyim.”

Yazarken kendinden bir şey çevirme

Sohbet, Birhan Keskin’in şiir yazarken çile çeken olarak çileyi yazan, çileyi izleyen olarak ise şiiri okuyanın değerlendirildiği kısma deviniyor. Kendisinin şiir yazma sürecinde yazarken kendinden bir şey çevirme, kendinen geçme kısmı olmadan bir yazma şeklini düşünemediğini dile getiriyor. Çoğunlukla otobiyografik yazdığını ya da en azından kendinden geçirebildikleri yazdığını ekliyor. Onu da çilenin içindeyken değil. Örneğin son bir yılda, anlattığı sert gerçeklik içinde, hiç yazamamış. Soğuk Kazı isimli şiir kitabı yayımlandıktan sonra birkaç şey karaladığını; ancak son bir senede şiir yazamadığını vurguluyor. Sema Kaygusuz da, gelenekçi bir yaklaşım olarak algılandığı bilse de, aslında kendinden geçmeden yazmanın kendisi için de doğru olmadığını, yazmanın sadece gözlem olmadığını, göğsüme dağlamadan, bedelini ödemeden yazmayı doğru bulmadığını söyledi.

Keder ve ölüm

Ölümün hayatındaki yerinden bahseden Birhan Keskin’den sonra Sema Kaygusuz ölümün hayatında pek de yer etmediğini, ailesi genç oldukları için en yakınlarından bir tek babaannesini kaybettiğini söyledi. Fakat kendisinde de derin bir keder duygusunun zaman zaman hâkim olduğunu söyleyerek kederin aktüel bir şey mi yoksa kişisel tarihin bir parçası mı olduğu sorusunu yöneltti. Birhan Keskin ise Sema Kaygusuz’un yazdığı için kendi köklerine inme ihtiyacı duyduğunu, kederi araştırdığını ve dolayısıyla kederin ona yapıştığını fakat bir de yaşadıkça yüzleşilen kederler olduğunu söylüyor. Birhan Keskin, her insanın hücrelerinde en temel şeyin ölüm meselesi olduğunu, aslında insanın en büyük derdinin ölüm olduğunu düşünüyor. Sema Kaygusuz buradan, ölümün üstelik tam da ömür sırasında temrin edildiğinden bahsediyor. Örneğin uygarlık bazı küçük ölüm nitelendirmeleri yapmış orgazm, uyku ve dalgınlık anı uyku için.

Birhan Keskin, şiiriyle ilgili bir çıkarım yaparak, gelecek planlarından bahsediyor. En temel insanlık dertlerinin (1) ayrılık, (2) yoksulluk, (3) ölüm olduğunu; bu zamana kadar ilk ikisi hakkında yazdığını, son bir yılının da en çok ölümlerle geçtiğini düşündüğünde  bundan sonra ölüm hakkında yazabileceğini tahmin ettiğini söylüyor ve ekliyor:

“Acaba sıra en baba olanda mı?”

Ölümle ilgili olarak daha önce hiç yazmamış olmasının sebebini en büyük korkusunun ölüm olmasına bağlıyor. Çocukluğunda hep babasının ölecek olmasından korkarmış. Dizelerine ölümle ilgili bir şeyler yazsa bile o dizeleri hep sonradan çıkarırmış. Yedi yıl önce babasını kaybetmiş:

“Babamın öleceğinden çok korktum ve sonunda öldü, e ben de öleceğim.”

Ölüm ve Huzur

Sema Kaygusuz sohbeti başka bir noktaya çekme hamlesi yapsa da ölüm kavramının haz ile olan kısmına çok fazla değinilmiyor. Sema Kaygusuz ise yas içeren ölümü dışarda tutarsak, ölüm kavramının içerisinde ölümsüzlük kavramının yer almasından, Edgar Allen Poe‘nun şiirlerindeki ölüm ve erotizm bağından bahsediyor fakat Birhan Keskin ise ölüm ile hazzı beraber düşünemeyeceğini ekliyor.

Sema Kaygusuz 23 yaşındayken yaşadığı bir olayı anlatıyor. Ağır bir hepatit hastalığı geçiriyor ve doktoru kendisinin %50 ölüm ihtimali olduğunu söylüyor. Bunu öğrenen yazar, öleceği ihtimalini algıladığında “garip bir huzur bulma hâli” içerisinde olduğundan bahsediyor. Bu olaydan Tahsin Yücel‘e de bahsetmiş. O da çocukten ağır bir hastalık geçirmekteymiş ve başındaki hanımlar “sabaha çıkmaz bu çocuk” diye konuştuklarından, sabaha nasılsa uyanmam şeklinde uykuya dalmış ama yine Kaygusuz’un bahsettiğine benzer bir huzur bulma hâli ile.

Sıra soru cevap kısmına gelindiğinde, cevapların birinde tekrar kavramlara dönüldü. Birhan Keskin hüzün ve keder kavramlarını karşılaştırdı. Hüzün kelimesini sınıfsal bulduğunu söyledi. Hüznü, geçmiş bir güzelliğin yasını tutmak olarak tanımlarken kederin yanında  hüznün lüks bir şey olduğunu düşündüğünü söyledi. Bu sebeple hüznü sevmiyor. Keskin bir karşılaştırma yaptı:

“Derdin içerisinde kavrulan birisi olarak soğukta dışarda olan evsiz ve içerden dışarıya bakıp hüzünlenen kişi. Oysa ilkinde keder var.”

Gelen sorular hep kavramlar üzerindendi. Kimisi kederi bile yetersiz bulurken kimisi hüznü neden bu kadar farklı bir yere koyduklarını sordu. Son not Birhan Keskin’den geldi:

“Aslında herkesin imgelemindeki farklılıktan kaynaklanıyor olabilir. Annem ben küçükken, giysilerimin eprimiş kısımlarına bakar, eprimiş kelimesi yerine  kederlenmiş kelimesini, neredeyse yırtılacak kadar hasar görmüş anlamında, kullanırdı. Dolayısıyla devraldığımız bir dil var.”

Kişisel patikalarımızda devraldığımız dile göre kavram nitelendirmelerini sorgulayabilmek bakımından yararlı bir akşam oldu. Fakat kalabalığın umduğunu bulup bulmadığını yazmakta zorlanıyorum. Etkinliğe katılanlardan veya bu yazı ile etkinlik hakkında bilgi sahibi olanlardan özellikle kavramlar hakkında yorumlarını bekliyorum. Sizin devraldığınız dil, bu kavramları algılayışınızı nasıl etkiliyor?

Fotoğraflar: Salon İKSV

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Yazımı Sema Kaygusuz facebook sayfasında paylaşmış. Kendisine teşekkür ederim.

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?