Türkiye’de yaşayan bir Türk Yahudi vatandaşı olarak Türk Pasaportu filmini duyduğumda çok heyecanlanmıştım. İkinci Dünya Savaşı’nda yaşamış, onlarca Yahudi’nin hayatını kurtarmış Türk kahramanlarını konu alıyordu. Hikaye, yıllardan sonra ilk defa çok önemli belgeleri su yüzeyine çıkarıyordu. Merak ettiğim soruları filmin proje direktörü Yael Habif ve yapımcısı Güneş Çelikcan’a sordum; bu insanlık filmini ne kadar zevk alarak ve gururla çektiklerini anlattılar. Türk Pasaportu’na hala şahit olmadıysanız, geç olsun güç olmasın diyerek izlemenizi öneriyorum…

 

“Bu olaylar yine olsa ve yine bunların başıma geleceğini bilsem yine insanları kurtarmak için elimden geleni yapardım”

Belgeseldeki diplomatların hepsi birer kahraman. En çok kimin/kimlerin hikayesinden etkilendiniz?

Güneş- Bu hikayeleri birbirinden ayırmak söz konusu değil. Hepsi çok yoğun. Ancak iki tanesi benim için belki biraz da ayrılıyor. Bunlardan bir tanesi Necdet Kent; kendisine yıllar sonra ödül verilmek istendiğinde, “Ben insanlık görevimi yaptım, bugün bunun için bana ödül verilmesi insanlığın bugün ki geldiği nokta beni sadece üzüyor “ demiş. Bu çok yüce bir algı çok iyi kalpli bir insanın söylemi. Diğer bir örnek Selahattin Ülkümen, insanları kurtarmasının devamında Almanlar konsolosluk yakınlarına bomba bıraktıklarınla eşi ağır yaralanıyor ve yakın zamanda gerçekleşen oğlunun doğumu sırasında vefat ediyor. Oğluna “Gençliğinizde babanıza kızar mıydınız” diye sordum ve cevabı beni çok etkiledi; Selahattin Bey her zaman “Bu olaylar yine olsa ve yine bunların başıma geleceğini bilsem yine insanları kurtarmak için elimden geleni yapardım” dermiş. Benim de bu filmle geriye bırakmak istediğim bu. Bir kişi bile bu filmdeki kahramanların duygusunu kendisine geçirebilirse bizler sanıyorum ki bu filmle ilgili vicdanımız rahat olacaktır.

Yael- Türk Pasaportu, insani değerler üzerine kurulmuş bir film ve filmimizin ana kahramanı yine insan. Güneş’in de dediği gibi biz bu filmi yaparken hep ortada kalmayı tercih ettik. Bir taraftan Türk diplomatlarının sorumluluk alarak ve kendi inisiyatiflerini kullanarak Musevi vatandaşlarını korumak adına yaptıklarını araştırdık ve dinledik. Bir diğer taraftan ise, ev diye bildikleri Fransa’yı ve kurulmuş düzenlerini bırakıp yanına bir valiz ve yalnızca umudunu alarak bilinmeyene doğru bir tren yolculuğuna çıkan kişileri resmettik. İşte bu süreçte beni en çok etkileyen o insanın cesareti oldu ve tabi soykırım sırasında bile insan olduğunu hatırlama cesaretini gösteren kahramanlar.

Filme olan genel tepkiler nasıldı?

Güneş- Cannes Film Festivali’nde İkinci Dünya Savaşı ve soykırım konusunda dünyadaki en önemli kurumlardan biri olan Yad Vashem filmimize bir plaket verdi. Ve Yad Vashem Fransa direktörü yaptığı konuşmasında özellikle filmin tarafsızlığından ötürü teşekkür etti. Dünyada ABD’de iki tane, İsviçre’de, Rusya’da çeşitli ödüller kazandı. Bu gösteriyor ki çok farklı çeşitli gruplara ulaşabilmişiz. Bu grupların insanların tek ortak özelliği insani motivasyonlarının yüksek olması.

Yael- Türk Pasaportu’yla ilgili olumsuz bir eleştiri almadık tam tersine insanlar bizi tebrik ediyor, “Ben bu hikayeyi hiç duymamıştım ya da duydum ama olayın bu kadar organize olduğunu bilmiyordum” diyor. Maalesef ne Dünya ne de Türkiye bu hikayeleri bilmiyor, ne yazık ki yeterince anlatılmamış. Amerika’da Wasghinton DC’deki Holocaust Memorial Müzesi’nde Steven Spielberg’ün bir film ve video arşivi var. Spielberg, soykırımdan kurtulan 3000 kadar kişi ile özel röportaj yapmış, bu çok önemli arşivi müzeye bağışlamış. Ancak Steven Spielberg Film ve Video Arşivi’nin içerisinde Türk diplomatlar tarafından kurtarılan hiç kimsenin röportajı yok. Bizler ise 6’sı Türkiye’de, 20’si ise Fransa’da yaşayan toplam 26 kurtulan ve diplomat çocuklarının sözlü tanıklıkları ile bu arşive yenilerini eklemeyi başardık. Yani, gerçekleştirdiğimiz büyük prodüksiyonun yanı sıra aslında dünyaya çok önemli bir tarihi belge de bıraktığımızı düşünüyorum. Unutmamalıyız ki İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana 66 sene geçmiş, yani ancak o dönemde maksimum 30 – 35 yaşında olan birinin şu anda hayatta olması mümkün. Yani aslında bu hikayeyi canlı tanıklarıyla birlikte resmederken canlı tarihin en sonuna yetişebildik. Kısaca, Türk Pasaportu ile, Türkiye’nin onurla ve gururla bahsedeceği bu dönemi dünyaya anlatmak istedik…

Belgesel konusuna gelmeden önce dokümanların nasıl bulunduğunu ve her şeyi nasıl birleştirdiğinizi sormak istiyorum… Hikâyenin en başına dönebilir miyiz?

Güneş- Uzun zaman önceydi. Yaklaşık 7-8 sene belki. Ray boyunca yürüyerek fotoğraf çekmeye çıkmıştım. Eski trenler, demiryolu işçileri, yolcular, bekleyenler…. Yolun üzerinde rastladığım bir mezar vardı. Bu mezar tek başına bir mezardı. Üzerinde sadece bir isim ve eski TCDD genel müdürü ibaresi vardı. Aynı zamanda Paris Büyükelçi’nin mezarıydı. Bu konuyu araştırmaya başladım. Başladıkça beni içine çekti, büyüdü, her şeyin çok zor olmasıyla beraber biraz da benim yanımda gelişti. Ne ben bu filmi bıraktım ne bu film beni bıraktı… Ve araştırma için çalışmaya başladım. Araştırmanın başlarında tek başımaydım. Kütüphanelere gidiyor o dönemin gazete arşivlerine iniyor, yazılmış birkaç kitap ve araştırmanın peşine düşüyordum. Hatta ilk bu projeye başladığım üzerine her şeyi not ettiğim kocaman beyaz bir panom vardı. (hala saklarım) Ama projenin hak ettiği ve olması gereken yer benim kişisel araştırmamın çok ötesinde olması gerekmekteydi. Çünkü konu itibari ile lojistik olarak birleştirilmesi güç bir dosya oluşmaya başladı.

Yael, The Turkish Passport projesine nasıl dahil oldun?

Yael- The Turkish Passport filminin projesine yaklaşık 4 sene önce dahil oldum. Üniversite eğitimimi Amerika’da sinema üzerine yaptım. Daha sonra dinler ve felsefe üzerine mastırımı yaparken San Francisco ve New York’ta hem belgesel projelerinde hem de müzelerde çalışma imkânım oldu. Sonrasında İstanbul’a döndüm ve Bahçeşehir Üniversitesi’nin uluslararası program ve projelerinden sorumlu olarak göreve başladım. Güneş ile Bahçeşehir Üniversitesi’nde İstanbul’a dönüşümden çok kısa bir süre sonrasında tanıştık. Projenin konu ettiği dönemle ilgili daha önceden bilgim vardı ancak bu dönemi canlı tanıklarıyla birlikte filmleştirme ve kayıt altına alma fikrini Güneş’ten ilk duyduğumda inanılmaz heyecanlandım. Böylece birlikte çalışmaya karar verdik. Daha sonra BÜ İletişim Fakültesi’nin kapısını çaldık. İletişim Fakültesi’nin danışmanlığında, dünyanın en büyük soykırım müzeleri ve tarihçileri ile temasa geçtik. Hem Türkiye’de hem de yurtdışında araştırma ekipleri kurduk. Fransa, İsrail, Almanya, Amerika ve Türk Dışişleri arşivlerinde milyonlarca belgenin içerisinden Türkiye’nin o dönemdeki hikayesini araştırdık. Bu etapta, Türk Musevileri Müzesi Başkanı Naim Güleryüz tarihsel açıdan bizlere yön verdi. Gerek yazılı ve görsel belgelerin ortaya çıkarılması, gerekse de dönem tanıklarının izini sürüp röportajlarını kayıt alma birkaç senemizi aldı.

“Şuanda Yunanistan’da yaşayan bir Musevi ailenin özel arşivinde, 1944’te Paris’ten kalkan bir trenin tüm yolcularının bilgi ve fotoğraflarını içeren ve şimdiye dek hiçbir müzenin sahip olmadığı bir listeye ulaştık.”

Bu araştırma sürecinde senin için en heyecanlı etap hangisi oldu? 

Yael- Projenin araştırma sürecinde benim için en heyecanlı şey yeni bir belgeye ve dolayısıyla yeni bir insana ulaşmak oldu. Bahsettiğim gibi, çeşitli ülkelerde araştırmalarımızı yaparken, bazı ailelerin o dönemden beri evlerinde sakladıkları bazı belgelere ulaştık. Örneğin şu anda Yunanistan’da yaşayan bir Musevi ailenin özel arşivinde, 1944’te Paris’ten kalkan bir trenin tüm yolcularının isim -doğum yeri-doğum tarihi ve fotoğrafını içeren ve şu ana dek hiçbir müzenin sahip olmadığı bir listeye ulaştık. Bize bu listeyi veren hanımefendinin babası Paris-İstanbul yolculuğunu yapan yolculardan birisiymiş. Bindiği trende tek Almanca bilen kişi o olduğu için diğer tüm Yahudilerden sorumlu olarak seçilmiş ve böylece her bir istasyonda tren durdurulduğunda vagondan inip bir Nazi askerine yolcuların geçiş izinlerini göstererek yolculuklarına sorunsuz bir şekilde devam etmelerini sağlıyormuş. İşte bu liste sayesinde yeni 60 kişinin varlığından haberdar olduk ve tabi hemen ardından bu kişilere ve ailelerine ulaşmaya başladık.

Peki; Türk Pasaport’unu çekme fikri nasıl aklınıza geldi? Senaryolaşma nasıl gelişti?

Güneş- Belgenin senarize edilmesi aslında gerçeğin kağıda dökülmesi oldu. Ancak mümkün olduğunda didaktik bir yapıdan uzak durmaya gayret ettik. Ve kesinlikle bu filmde izleyiciyi yönlendirmekten uzak durmak istedik. Sinemacı olan kendimizi arada konumlandırmaya çalıştığımız yer sadece insanların anlattığı hikayeleri perdeye veya ekrana yansıtmaktı. Dolayısıyla senaryo sürecinde bir üst metin yazmak yerine filmi anlatılan hikâyenin birleştirilmesi ile bir bütün hikaye örgüsü oluşturuldu. Bu çok geniş olan hikayeyi bir neden sonuç ve süreç içinde birbirine bağlamak açısından zor bir deneyimdi. Çünkü size sıkıştığınız yerde bir üst metin yazma veya etkileyici bir okuma yaptırma olanağını vermiyordu. Ancak üzerine çok mücadele ettiğimiz bir konu için buna değerdi. Ayrıca bu anlatım filmin tarafsız ve insan temelindeki yapısını da çok güçlendirecek bir anlatım oluşturacaktı. Senaryo geliştirmesi tamamen bu yönde çalışılan bir süreç oldu…

Filmi çekmeye karar verdiniz ve hazırlıklar başladı. Çekim süreci ne kadar sürdü? Nasıl bir süreçti? Çok fazla detayın düşünülmesi gerekiyor çünkü…

Güneş- Genel bilinenin aksine çekim süreci çok uzun olmayan bir süreçtir. Çok zor çalışılan ama en fazla iki ay sürebilecek bir zamanlama içinde başarmanız gereken çok şeyin olduğu bir süreç. Film çekmek çok pahalı bir yatırım aynı zamanda. Hata payını çekime başlamadan sıfıra en yakın yere getirmeniz, çekim başlamadan her dakikasını her saatini her detayını saatlerce yapılan toplantılarla kararlaştırmanız gereken bir süreç. Ve çekim günü başlamasından önce herkese dağıtılan kitapçıklarda saat saat ne yapılacağı nasıl yapılacağı yazılır ve bunlar çalışılır. Bizde elimizden geldiğince bunu yapmaya çalıştık. Röportajlar, insanlara ulaştıkça gerçekleştirdiğimiz çekimlerdi. Ve genellikle Paris’te gerçekleşti. Bunun dışındaki canlandırma sahnelerinin bir kısmı Romanya’da çekildi. Buradaki stüdyolarda o dönemin Fransa’sı ve sokakları oluşturuldu. Tren planlarımız ise 6 ay gibi bir sürede sanat yönetmenimizin inanılmaz çabası ile tamimiyle yeniden yaptığı tren vagonlarımız ile İzmir’den Adana’ya kadar olan bölgede gerçekleşti. Sürecin zorluğu ile ilgili benim yaşadığım en güzel hikaye; sanıyorum Adana yakınlarındaydık, iki trenle devamlı seyahat edip, gündüz ve geceleri çekimleri yapıp, trende yemek yiyip, trende uyumakla geçen 15 gündü bu. Sadece biz değil oyuncular figüranlar herkes için aynı şartlar geçerliydi. Çünkü herhangi bir otel bulmanız mümkün değil tamamen yollardasınız. Sabah erken kalkıp gece geç bitiriyorsunuz. Bir gün bir demiryolu işçisi bana geldi. Ki bu insanlar sabah çok erken çok ağır şartlarda bir ömür tüketen çok saygı duyulması gereken emekçiler. Yanıma gelip “Valla sizinki de yapılacak iş değil “ dedi. Bize bir noktada acımıştı sanıyorum. Bu hikayeyi daha sonra çok andık.

Projeye kimler destek oldu?

Güneş- Yahudi Cemaati, Tekfen Vakfı, Bahçeşehir Üniversitesi, TCDD, TRT bize destek veren kurumlardı. Bu projedeki dostlukları yardımları için çok mutluyum. Buradaki farklı birçok kurumun olması Türk Pasaportu’nun genellemelerden uzak, herkesin ortak temelde buluştuğu bir film olduğunu gösteriyor.

Yakın gelecekte Türk Pasaportu başka nerelerde gösterilecek?

Yael- Geçtiğimiz Kasım ayında Harvard Üniversitesi’nde bir gösterimi oldu. Yaklaşık 600 kişinin katılımıyla muhteşem bir gece yaşadık. 26 Mart’ta NYU’da ardından da Yale Üniversitesi’nde birer gösterim daha olacak. Bir de filmimiz sürekli uluslararası festivallere katılıyor ve güzel ödüller alıyor.

www.theturkishpassport.com

 

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?