32. İstanbul Film Festivali devam ediyor. Festivaldeki 200′ü aşkın filmden oldukça zorlanarak yaptığım eleme sonucu 43 film seçebilmiştim. Festival sonrasında en iyilere bir the10 yazısında yer vermeden önce, bu listeye giremeyecek olsa da sözü edilmeden geçilemeyecek ilk hafta filmlerinden bazıları hakkında yazmak istedim.

KAD SVANE DAN (Yön: Goran Paskaljevic , Sırbistan)

70 yıldır yaşadığınız hayatın aslında 70 yıldır sizden saklanmış gerçekler üzerine kurulduğunu öğrenseniz ne yapardınız? “Kad svane dan” (Gün Doğarken), bir müzik profesörünün Yahudi Tarihi Müzesi’nden aldığı telefon sonucu hayatının değişmesini konu alıyor. 2. Dünya Savaşı sırasında Belgrad’ın ortasında, fuar alanı olarak inşa edilmiş alanın bir toplama kampına dönüştürüldüğü günlere götürüyor bizi film. Müzisyen babası ve annesi toplama kampına götürülürken komşu aileye emanet edilen bir bebek olarak savaştan ve soykırımdan kurtulan Misha, gerçek kültürünü, gerçek mirasını, gerçek din ve geleneklerini öğrenmeye, keşfetmeye çalışıyor. Tüm bunları yaparken de filmin belki de en iyi yanı olan müzikten faydalanıyor: Babasının toplama kampında notaya döktüğü ve gömdüğü bir kutunun içine, oğluna sakladığı bir melodi.

Sırbistan’ın en önemli yönetmenlerinden Goran Paskaljevic‘in Festival’in Ustalar bölümünde gösterilen filminde, ülkenin en ünlü oyuncusu Mustafa Nadarevic başrol oynuyor. Belgrad halkının silinmiş belleği ve geçmişi umursamazlığı ise filmin yansıttığı en çarpıcı gerçek. Müzikleri, final sahnesi ve Nadarevic’in oyunculuğu ile duygu dolu anlar yaşatıyor “Kad svane dan”.

KON-TIKI (Yön: Joachim Rønning ve Espen Sandberg, Norveç)

En İyi Yabancı Dilde Film kategorisinde yılın Oscar ve Altın Küre adaylarından olan Norveç filmi “Kon-Tiki“, Kuzey Avrupa sinemasında görmeye fazla alışık olmadığımız türden bir büyük bütçeli yapım. Filmi izlemeden önce ne gerçek bir hikaye olduğunu, ne de 1940′lı yıllarda geçtiğini biliyordum. Film, kaşif/bilimadamı Thor Heyerdal‘ın 1947′de 5 kişi ile birlikte Peru’dan Polinezya’ya, tamamen ilkel şartlarla yapılmış bir sal üzerindeki 101 günlük yolculuğunu konu alıyor. Polinezya’nın sanıldığı gibi Güneydoğu Asyalılar tarafından değil, ondan yüzyıllar önce Güney Amerikalı yerliler tarafından keşfedildiğini bu şekilde kanıtlayan “Kon-Tiki”nin yüzme bilmeyen kaptanı Heyerdal ve tayfasının yolculuğu gerçekten heyecan verici. 2012 sinemasının önemli temalarından biri olan insan, okyanus/deniz/doğa ve inanç ilişkisi üzerine iyi çekilmiş ve oldukça emek harcanmış bir film “Kon-Tiki”. Filmi izledikten sonra yolunuz Oslo’ya düşerse Kon-Tiki Müzesi‘ni de gezmeyi ihmal etmeyin.

BLACKBIRD (Yön: Jason Buxton, Kanada)

Festivalin yeni yönetmenlere yer veren Yeni Bir Bakış bölümünde gösterilen “Blackbird” de bölümdeki birçok film gibi bir ilk-film. 1999′daki Columbine katliamının ardından bireysel silahlanmayı eleştiren, çocuklar ile şiddet eğilimi arasındaki ilişkiyi inceleyen birçok film izledik 2000′ler boyunca. Michael Moore’un belgeseli “Bowling for Columbine”, Gus van Sant’ın “Elephant”ı hatta konunun dolaylı olarak Avrupa sinemasına yansımaları Thomas Vinterberg’in “Dear Wendy”si ve Susanne Bier’in Oscarlı “Hævnen”i bunlar arasında sayılabilir. “Blackbird” ise konuyu Kanada’nın soğuk iklimine taşıyor ve olaylara çok farklı bir açıdan yaklaşıyor: Ya bir katliamı önleyeceğini düşünerek suçlu olup olmadığını bilmediğimiz bir çocuğun hayatını altüst edersek?

Filmin merkezindeki Sean, sıradan bir liseli. Hokey takımının çekici erkeklerinden biri değil. Üstelik gotik giyimi, piercingleri, makyajı ve dinlediği müziklerle küçük bir kasabasında fazla göze batıyor. Her küçük kasaba lisesinde olduğu gibi, farklı olduğu için dışlanıyor, eziliyor, hatta şiddete maruz kalıyor. Sean’ın dışarı vuramadığı öfkesini kelimelerle önce kağıda, ardından bloguna dökmesi işleri iyice karıştırıyor. Çünkü babasıyla sık sık ava çıkan ve silahlara ilgi duyan Sean’ın evinde onlarca silah var.

“Blackbird”, her şeyi fazla açık ve fazla kayıt altında yaşadığımız bu çağı ve gençliği iyi analiz eden, haksız yere suçlanma paranoyasını işleyen, hem lise hem ıslahevi hem de kasaba yaşantısını ve karakterdeki değişimi oldukça gerçekçi bir şekilde yansıtabilen bir ilk-film olmuş. Başroldeki Connor Jessup‘un ileride birçok Kanada filminde karşımıza çıkacağına da eminim.

 

theMagger’dan 32. İstanbul Film Festivali hakkında ilginç bilgiler…

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Blackbird’ü ben de merak ediyordum ama ne yazık ki gidemedim, çok içimde kaldı. Ben de en kısa zamanda film yorumlarımı yazmak istiyorum :)
    Bir de içimde kalan ve gidemediğim Lucia’dan Sonra ve What Masie Knew var, onları da umarım bir gün izlerim, yorumlarını takipteyim.

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

MAGGERLARDAN GÜNCEL YORUMLAR
x
Newsletter'a üye olmadınız mı?