Bu seneki 32. İstanbul Film Festivalinin şimdilik benim için favori diyebileceğim filmi; Imagine. Polonyalı yönetmen Andrzej Jakimowski’nin üçüncü filmi olan Imagine, Lizbon’da görme engelliler kliniğine, eğitmen olarak gelen Ian’ın değişik yöntemler kullanarak öğrencilerini eğitmesini konu alıyor. Film ilerledikçe daha da derine iniyoruz ve Ian’ın aslında bu yöntemlerle “hayallerin ötesine” geçebilmeye çalıştığını anlıyoruz. Imagine; her anı düşündürücü, insanı sorgulamaya iten ve kamera açılarıyla da sizi olayın tam merkezinde hissettiren sıcacık bir film.

Hayatın görülen ve görülmeyen kuralları olduğunu biliyor, bu kuralların dışına çıkmaya çalışan ve farklı yorumlamalar getiren insanların da yadırgandığı ya da dışlandığını görüyoruz. Imagine; Ian’ın yaşadıklarını tam da bu noktadan ele alan ve sizi de kuralları sorgulayan bir döngünün içine çeken bir film.

Başrol oyuncusu Ian, Lizbon’daki kliniğe İngiltere’den gelen görme engelli bir eğitmendir. Dünyanın dört bir yanından eğitim için gelen görme engelli öğrencilerin, aslında hayatın ne kadar dışında kaldığını ve bu kliniğin ötesinde bir dünyaları olmadığını sezer. Bilindik yöntemlerden öte, kendi yöntemleri ile öğrencilerini eğitmeye, hatta gerçek hayata hazırlamaya çalışır. Ne var ki, okulun diğer çalışanları ve müdürü bundan hoşnut olmaz ve Ian’ın metotlarını tehlikeli ve yanlış bulur.

Ian uzun yıllardır “mekansal oryantasyon” (echo-location) yöntemi ile baston kullanmayı bırakmış ve bu yöntemle hayatın içersine girebilmeyi başarmıştır. Bu yönteme göre, yayılan ses dalgaları ile yerinizi bulursunuz ve çevrenizde nelerin olduğunu az çok tahmin edebilirsiniz. Böylelikle, bastona veya size yardım edecek birine ihtiyacınız olmaz; yani kısmen daha özgürsünüzdür. Okula gelince de, başta bu yöntem olmak üzere, çeşitli uygulamalarla öğrencilere eğitim vermeyi amaçlar ve her defasında suçlamalarla, iftiralarla ve yargılanmayla karşı karşıya kalır.

Ian bize, hayallerin aslında bizim kafamızda canlanan birer olgu olduğunu fakat bir noktada onları hissederek onlara erişebileceğimizi gösterir. Klinikte sessizliği ve içine kapanıklığıyla bilinen kadın bir hastayla git gide yakınlaşmaya ve Lizbon’un arka sokaklarında kaybolmaya başlar. Kendi yöntemleriyle yolunu nasıl bulduğunu, bu kadına ve diğer öğrencilere anlatır. Her ne kadar yöntemleri hoş karşılanmasa da, cesaretinin ve hayatın içine girebilme arzusunun bunu tetiklediğini görürüz. Filmin her karesinde diken üstünde durarak, yaptığı şeyin tehlikeli olduğunu hissetsek de, Ian’a kanımız kaynar ve hayranlıkla onun adımlarını takip ederiz… Filmdeki diğer karakterler de; ona güvenir ve onun yolundan gitmeye çalışırlar.

Hayal etmenin ötesinde ne olduğunu görmek için belki de, gözlüklerimizi çıkarıp bakmak yetmez, hissetmek ve cesur olmak gerekebilir. Imagine, bunu  en iyi şekilde anlatmış, hatta kamera açılarıyla da öyle bir yol izlemiş ki, ta ki filmin sonuna kadar biz de kendimizi yalnızca karakterlerin içinde olduğu mekanlarda hissediyoruz. Filmin sonuna kadar sadece onlarlayız ve onların hissettiklerini, onların mekansal konumlarından izleyebiliyoruz.

Az biraz, görecelik kuramına değinen, özgürlük ve özgürlüğün sınırlarını bir kez daha sorgulatan Imagine’i en çok da bana hissettirdikleri için sevdim sanırım… Filmi izlerken bir tarafım;  hayallerin ötesine, Lizbon’un Café Do Eléctrico’suna, limanına ve o kliniğin bahçesinde yaşananlara gitti. Imagine, fiziki algılarla var olmuş bir güven olmadığı takdirde; kendini “çıplak” ve savunmasız hisseden görme engelli bir insanın gözünden bir şeyleri görmemi sağladı. Dahası, “kurguların” ve göreceli özgürlüğün bir filmde bu kadar şiirsel işlenebileceğini de göstermiş oldu.

theMagger’dan 32. İstanbul Film Festivali hakkında ilginç bilgiler…

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?