Türkiye’de çağdaş ve alternatif dünya müziğini takip eden enteresan bir kitle var. Siz iyi bir müzik dinleyicisi olduğunuzu düşünürken sizden çok önce onları buluyor, severlerse grup elemanlarının yan projelerini dinliyor, yapımcılarının çalıştıkları diğer grupları araştırıyor; siz konser mekanlarının yeni sezon afişlerine boş boş bakarken onlar biletlerini almış oluyorlar. İşte o kitlenin yıllar önce keşfedip Dövüş Kulübü kuralı misali çok da dillendirmediği bir hazineyi sizinle paylaşmak istiyorum: Belçikalı müzik grupları!

Fotoğraf: instagram.com/p/B29g9TGiIz9 | Balthazar konserinde kısa bir süreliğine ışıklar gittiğinde seyirciler, İstanbul, 2019

Belçikalı olduklarını bilmesek bile birçoğumuz Nah Neh Neh şarkısını, Ayo Technology’nin orijinalinden daha çok sevilen yorumunu hatırlıyor veya Stromae ve Gotye’yi biliyoruz. Halbuki bu hazine sandığı içinde başka onlarca grup ve müzisyen de var. Belçika’nın sorunu da işte bu; İngiltere, Amerika, Kanada, Fransa gibi genelde sanatçılarını çok iyi pazarlayan Batı ülkelerinin aksine Belçika, ne en meşhur müzisyenlerini ne de bir süredir hızla büyüyerek yetişmekte olan müzik gruplarını yeterince tanıtabiliyor. Gerçi dünyaya  “French fries” olarak yayılan patates kızartmasının bile aslında “Belgian fries” olduğunu anlatamamışlar, bu nedenle bu durum biraz anlaşılır olabilir.

Ben de tanımaya başlayıp etkilendikten sonra nedir bu ülkenin sırrı, neden yeterince bilinmiyorlar, sokakta karşılaştıklarında birbirlerine başlarıyla gizlice selam verdiklerini düşündüğüm Türk dinleyicilerin sakladığı müzisyenler kim sorularının peşine düştüm ve sizler için küçük bir rehber hazırladım.

Ada müziği piyasası yanında Belçika müzik piyasası

İngiltere, tarih boyunca sadece dünya siyaseti ve ekonomisini değil, müziği de derinden etkiliyor. Britanya yani Ada Müziğini üreten müzisyenlerin ilham almak ve keşfetmek için Beatles, Rolling Stones, The Kinks, The Who, Black Sabbath, Pink Floyd, Led Zeppelin, Blur, Oasis, The Smiths, Queen, Amy Winehouse, Florence + the Machine, Depeche Mode, Robbie Williams ve çok daha fazlası varken (Kuzey Amerika dışında) etraflarına bakmalarına pek gerek kalmıyor.

Belçika ise, en azından yakın bir tarihe kadar, kendi kimliğini temsil eden bir ülke müziğine sahip değil. Bilinen en meşhur müzisyenlerinden Jacques Brel bile Belçika müziği değil aslında Fransız müziği yapıyor.

Bir Avrupa ülkesi olduğu için şaşırabiliriz ancak insanları, Belçikalı olmakla oldukça gurur duyan, milliyetçi bir toplum da değil. Bunun nedenlerinden biri ülkelerini kapsayacak ve bütünleştirecek bir resmi dillerinin olmaması ve bölgelere göre Felemenkçe, Fransızca ve Almanca olmak üzere 3 farklı ülke dilini konuşmaları. Ayrıca topraklarının neredeyse tamamını oluşturan Felemenkçe ve Fransızca konuşan bölgeler, küçük bir ülke olmasına rağmen kültürel olarak birbirinden oldukça farklı.

Tabii bu durum, Belçika’nın dünyanın en gelişmiş ve özgür ülkelerinden biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Yetenekli yeni kuşak eğer isterse müzik okumayı veya başka bir bölüm okusa bile müzisyen olmayı tercih edebiliyor, özgür bir ortam olduğu için kendilerini keşfedebiliyor, rahatça ifade edebiliyorlar ve ülkenin küçük büyük pek çok şehri genç yaştan itibaren katılınabilecek uluslararası müzik festivallerine ev sahipliği yapıyor.

Britanya’nın 1950’lerden beri devam eden veya Glastonbury gibi kimliklerinin parçası olmuş festivalleri var. Belçika’da da rock, pop, elektronik, house, techno, Frankofon, Reggae, folk gibi pek çok farklı müzik janrının sadece kendine ait, eski – yeni festivalleri var veya çeşitli türlerin bir arada olduğu köklü festivalleri de bulunuyor. Kimi 1970’lerin başından beri devam eden bu etkinliklerin yanında, kulüp ve arena kültürleri de oturmuş durumda. Hiç değilse ülkenin genelinden  rahatça ulaşılabilecek şekilde yayılmış Babylon, Salon İKSV, Zorlu PSM ve Volkswagen Arena’yı düşünerek ortamı hayal edebilirsiniz.

Bahsettiğimiz yeni kuşak, 90’lara kadar örnek ve cesaret alacakları bir Belçika müziğinin olmamasını avantaja çevirmiş görünüyor. Gelişmişlik seviyeleri, milliyetçi olmamaları, Batı Avrupa’nın ortasına konumlanmış küçük ve dünyaya açık bir ülke olmaları; tüm dünyadan biraz biraz alarak sözleri genelde İngilizce yazılmış, kendilerine ait bir alternatif müzik kültürü yaratmalarını sağlıyor.

Tüm bu özelliklerinin bir devamı olarak da solo projelerinde direkt isim soy isimlerini kullanmak yerine, genelde bir “alter ego” oluşturup yeni ve daha havalı görünen bir kimlik yaratıyorlar.

Son olarak Ada’daki müzik piyasası köklü olmasıyla beraber acımasızlığıyla da biliniyor. Ülke, müzik yapabilen binlerce insan üreten dev bir piyasaya sahip, dolayısıyla müzik ticarileşiyor, ticaret de üretimi artırıyor. Diğer yandan Belçika’da birçok çağdaş grup, bağımsız plak şirketleriyle çalışıyor. Çok kazanmasalar bile mutlular, magazin haberi olmaya maruz kalmadan müzikleri sayesinde dünyayı geziyorlar. Britanyalı yeni gruplardan çok daha iyi müzik yapanlar dünyada daha az tanınabiliyor ancak arkalarında onları yeni ürün üretmeye zorlayan bir piyasa yok. Küçük bir ülke olduğu için piyasadaki herkes birbirini tanıyor. Kendi aralarında takılıyorlar. Birbirlerinin gruplarında çalıyorlar, biri hastalandığında diğeri geliyor, yapımcıları kendi albümünü çıkarıyor ve sayıları gittikçe artıyor.

Sonuçta bize aşağıdaki gibi hediyeler kalıyor.

Belçikalı Müzik Grupları

Balthazar

Fotoğraf: londoninstereo.com/balthazar-interview/

Balthazar… Tüm bu yazının sebebi, albümleri dinlerken atladığım şarkıları olmayan, birkaç hafta önce Zorlu PSM’de canlı canlı izlediğimiz alternatif indie rock grubu…

Grubun şarkı yazarları Maarten Devoldere ve Jinte Deprez, 2004 yılında, henüz 16-17 yaşlarındayken tanışıyor, beraber müzik yapmaya başlıyor ve Balthazar adını alıyorlar. Berbat olduklarını söyledikleri ilk yıllarında uzun uzun çalışıyor, konservatuvara gidiyor ve nihayet 2011’de ilk albümleri Applause’u çıkarıyorlar. Applause ve ardından gelen Rats (2012) ve Thin Walls (2015) ile dünyayı turlamalarının ardından gruba ara verip solo projelere yöneliyor ve bu senenin başında Fever isimli dördüncü albümlerini çıkarıyorlar.

Britanya’dan gelselerdi muhtemelen Arctic Monkeys’in (en çok ses getiren albümü) AM öncesi tanınırlığında olurlar, biz muhtemelen kaşe ücretleri çok daha yüksek olacağı için Türkiye’ye gelmelerini sadece hayal eder, ülkede sürekli kriz çıktığı için de zaten konserin gerçekleştiğini göremeyecek olurduk.

Ancak ben geçtiğimiz Aralık ayında keşfetmeden önce, hem Balthazar hem de grup üyelerinin solo projeleri Warhaus ve J. Bernardt olarak 2’şer kez İstanbul’a geliyorlar. Hatta Salon İKSV’de gerçekleşen Warhaus konser biletleri çok kısa bir süre içinde tükenince bir gün öncesi için ikinci bir konser tarihi ekleniyor. Grubun basçısı Sam Casier’in solo projesi Zimmerman Türkiye’ye gelmiyor ancak Spotify’a göre, bu 4 grubun en çok dinlendiği şehir İstanbul. İstanbul dinlenme sayılarında Amsterdam, Brüksel, Paris, Ghent ve Berlin’i geride bırakıyor.

Not: Warhaus ve J. Bernardt, tek başlarına yazı hak eden iki müthiş grup. Belki de onları gerçekten sır olarak saklamalıyız, bilemiyorum…

Tamino

Fotoğraf: discogs.com/artist/933746-Tamino/images

22 yaşındaki Tamino; Belçika, Mısır ve Lübnan kökenli bir müzisyen. Bu karışımın müthiş bir meyvesi olarak da bize yepyeni biz müzik sunuyor.

Geçtiğimiz sene çıkardığı ilk albümü Amir, 12 tane melankolik, hatta ağır baladla dolu. Tamino’nun sesi ise dinleyicisini durdurup şarkı bitene kadar sadece kendini dinleten çekici bir güce sahip. Şarkıcının albümü dışında bambaşka bir parçaya dönüştürdüğü I Bet You Look Good on the Dancefloor cover’ını da kesinlikle dinlemelisiniz.

İstanbul’da daha önce biletleri tamamen tükenen 2 konserin ardından Tamino, birkaç gün önce 17-18-19 Ekim tarihlerinde Ankara, İstanbul ve İzmir konserlerini verdi. Dünya genelinde yine en çok İstanbul’da dinlenirken Ankara 5. sırada yer alıyor.

Faces on TV

Fotoğraf: facesontv.bandcamp.com

Faces on TV, birçok enstrümanı çalabilen müzik yapımcısı Jasper Maekelberg’in 2015 yılında kurulan solo projesi. Projenin diğer üyeleri, başka Belçikalı müzisyenlerle de çalan Sep François, Sander Verstraete, Ruben Vanhoutte ve Dienne Bogaerts.

En çok dinlendiği şehir yine İstanbul ve nedenini anlamak zor değil çünkü Jasper Maekelberg, İstanbul dinleyicisin çok sevdiği birçok grubun yapımcısı. Yani albümlerin müzikal anlamda tüm teknik detaylarıyla o ilgileniyor.

2016’daki 5 şarkılık EP kaydı Travelling Blind’ın ardından saykodelik pop olarak tanımlanabilen Night Funeral (2018) albümünü çıkarıyor, sonrasında EP ve albümün tanıtım turnesine çıkıyorlar. Maekelberg, grubuyla beraber Garanti Caz Festivali kapsamında geçtiğimiz sene Zorlu PSM Studio sahnesine gelmiş. Umarım yeni bir albüm yapıp turneye çıkar ve tekrar Türkiye’ye gelirler.

Küçük not: Maekelberg’in elinin değdiği diğer gruplar arasından Warhola, Warhaus, J.Bernardt, Gabriel Rios, Marble Sounds ve Soldier’s Heart’ı da dinlemelisiniz.

Tsar B

Fotoğraf:instagram.com/p/Bq7nW-wA1ft/

Salon İKSV’cilerin işlerini iyi yaptığının bir kanıtı daha. Tsar B, geçtiğimiz yıl Aralık ayında ilk kez İstanbul’a gelmiş, en çok dinlendiği şehirler arasında İstanbul, Sao Paulo’nun ardından 2. sırada geliyor. (Los Angeles birkaç gün önce 5. sırada olan Ankara’yı geçtiği için Ankara şu an sıralamada görünmüyor.)

Müziğini ilk duyduğum an “Kim bu?!” diye telaşla araştırmaya başladığım Tsar B, gerçek ismiyle Justine Bourgeus, 25 yaşında bir müzisyen ve yapımcı. Küçüklüğünden beri müzikle ilgileniyor ve geçtiğimiz sene, bazı şarkılarda yine Maekelberg dokunmalarının olduğu The Games I Played isimli ilk albümünü çıkarıyor.

Yeni nesil Belçika müziğinin çok iyi bir özeti denebilecek kadar özgün bir dünya müziğine sahip, öyle ki İstanbul’a geldiğinde birçok arabesk plağı bile satın alıyor…

Müzik kadar görselliğe de önem verdiğini vurgulayan Bourgeus, müziği yaratırken dansı ve hareketi de hayal ettiğini, bunun da video klip ve sahne gösterisine doğrudan yansıdığını söylüyor. Dinlemeli, izlemeli ve mümkünse konserine gitmelisiniz.

Oscar and the Wolf

Fotoğraf: instagram.com/p/Bf_F17knA4n/ | Fotoğraf geçen sene gerçekleşen Volkswagen Arena konserinden

İşte artık bu grubu hepimiz biliyoruz.

Oscar and the Wolf ve Türk dinleyicisi özel bir aşk yaşıyor. Spotify’a göre İstanbul, Ankara ve İzmir’de toplamda 100.000’den fazla dinleyicisi var, bu talep de grubun son yıllarda defalarca gelmesini sağlıyor.

İki ülke arasındaki müzikal bağın kalbinde yer alan grup, 28 yaşındaki müzisyen Max Colombie’nin solo projesi. Çeşitli single çalışmalarının ardından ilk albüm Entity’yi 2014, ikinci albüm Infinity’yi ise 2017 yılında çıkarıyor. Indie poptan sleek elektronik popa yine Belçikalılara özgü karışımın en iyi örneklerinden biri olan müzikte, Colombie’nin yumuşak ve hayalperest sesi öne çıkıyor.

Bazart

Fotoğraf: instagram.com/p/BydZfZFIG3I/

Bazart, Spotify’a göre en çok dinlendiği yerler arasında hiçbir Türkiye şehri olmayan ve şarkı sözleri İngilizce yerine Felemenkçe olup bu listede yer alan tek grup. Ancak ekşisözlük’te başlığı açılmış, yani o meşhur Türk kitle aslında durumun farkında. Daha az dinlenmesinin nedeni Felemenkçe olabilir. Fakat ben Balthazarcıların kaba duyulduğunu söylediği dillerinden Bazart müziğinde büyük zevk alıyorum.

25 ve 26 yaşlarındaki Mathieu Terryn, Oliver Symons ve Simon Nuytten’den oluşan grup, 2016’da ilk albümleri Echo, 2018’de ikinci albümleri 2‘yi çıkarıyor. 2 albüme de şans vermelisiniz.

2 küçük not: En büyük hitleri Goud yapımda Maekelberg imzası taşıyor ve Felemenkçe sözle çok iyi müzik yapan bir diğer grup için Het Zesde Metaa‘yı dinleyebilirsiniz.

Stavroz

Fotoğraf: redbullelektropedia.be/article/stavroz-taking-their-organic-house-around-the-world

Stavroz; DJ, müzisyen ve ses mühendisi IJsbrand De Wilde ve Gert Beazar’ın 2011 yılında kurduğu ve dünyaya inanılmaz müzikler bırakan bir grup. İkiliye sahnede ve sonrasında stüdyoda Maxim Helincks ve Pieter De Meester de katılıyor.

Kendi deyimleriyle etnik, akustik ve organik bir hisse sahip elektronik müzik yapıyorlar. Chyckens Ep (2011), Playground Party (2012), Popcorn Beats (2012), Havana (2014), Silent Spring EP (2015), Fortune Seeker (2015), The Ginning  (2015), Talabout (2016), Gold Town EP (2017), Kasambila (2018) isimlerinde single kayıtları ve EP’ler çıkarıyorlar.

Spotify’a göre ilk sıradaki İstanbul, hemen ardından gelen Berlin’in 2 katından fazla dinleyiciye sahip. İstanbul, Ankara ve İzmir’de PSM Caz Festivali, Majalis Festival gibi etkinlikler kapsamında birçok kez konser veren grubu tekrar buralarda yakalarsanız kaçırmayın.

*

Belçika müziği bir define, sırrını çözdüğümü düşünmek gizemini azaltmıyor aksine daha çok dinlememe neden oluyor. İsimlerini ileride daha fazla duyacağımıza eminim.

Belçikalı müzik gruplarından bunları da dinleyebilirsiniz: Zimmerman, dEUS, Intergalactic Lovers, The Bony King of Nowhere, Absynthe Minded, The Van Jets, Hydrogen Sea, Admiral Freebee, Arsenal, Novastar, Daan, Jasper Steverlick, Girls in Hawaii, Sonnfjord, Sylvie Kreusch, Jaguar Jaguar, Hooverphonic, Madensuyu…

İlginizi çekebilir: Bülent Tunga Yılmaz’dan Neo-Klasik Müzik 

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN