Brene Brown ile hayatımın tam da ihtiyaç duyduğum bir anında tanıştım. Anlattıklarını bir solukta izlediğim yaklaşık iki saatin sonunda hissettiklerimi nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Şaşkınlık, aydınlanma, hayranlık, cesaret, inanç, güç. Kendisi ile tanışma hikayem Netlix’te gördüğüm ‘Kırılganlığın Gücü’ adlı konuşmasını izlemeye karar vermemle başladı. Konuşmanın beşinci dakikasına geldiğimde Brown, izleyicilere zamanında yaptığı bir Ted konuşmasından bahsetti. Durdurdum ve önce o konuşmayı dinlemeliyim diye düşündüm, sonrası kendiliğinden geldi. 

Önce size Brene Brown’dan bahsetmek istiyorum. Kendisi Houston Üniversitesi’nde bir araştırma profesörü. Son yirmi yılını cesaret, kırılganlık, utanç ve empati duyguları üzerinde çalışarak geçiriyor. İnsanlar neden ve ne gibi koşullarda karşısındakine yakınlık duyar, sevme yeteneğimizi neler etkiler, kime veya neye ait olmak isteriz gibi soruları cevaplıyor. Topladığı verilerden yola çıkarak bir teori yayımlıyor, çok satan kitaplar yazıyor ve Ted konuşması 35 milyondan fazla kişi tarafından izlenerek dünya çapında en çok izlenen 5 Ted konuşması arasında yer alıyor.

TEDXHouston’da gerçekleştirdiği ‘Kırılganlığın Gücü’ adlı konuşmasında Brown, akıl almaz gerçeklerden bahsederken adeta aynı zamanda stand up yapıyor. Gülmekten yerlere yatıyor, bir yandan da kendinizle yüzleşiyorsunuz. Brown konuşmasına, “bağlanma” kavramıyla başlıyor ve nörobiyolojik olarak da böyle yaratılmış olan bizlerin hayatının odağında bağlılık hissetme yeteneğinin yer aldığını söylüyor. Araştırmasının ilerleyen zamanlarında, bağlılık hissetmenin de merkezinde yatan duyguyu tanıyor: utanç duygusu, bir başka deyişle bağlantı kuramamaktan korku duyma.

Hepimiz kendimize şu soruyu sormuşuzdur, belki de hala bazı durumlarda sormaktan kendimizi alamıyoruzdur: Ben yeterli değil miyim? Acaba bendeki bir şeyi başkaları görse veya bilse, bağlılığı hak etmeyebilir miyim? Brown’a göre bu duyguyu destekleyen çok önemli bir unsur var, kırılganlık. Bu duyguya Brown’un araştırma sonuçlarını açıklayarak daha yakından bakmak istiyorum. Brown, çalışması boyunca mülakat yaptığı insanları ikiye ayırmaya karar veriyor: değerlilik duygusuna gerçekten sahip olanlar ve bunda her zaman zorlanan, her zaman için yeterli olup olmadığını sorgulayanlar. Aralarında tek bir değişken olduğunu fark ediyor: değerli hissetme duygusuna sahip olanlar, sevgi ve aidiyeti gerçekten hak ettiğine inanıyorlar. Hepsi bu aslında, insanın o duyguyu hak ettiğine dair inanç duyması. Biraz daha derine inersek, Brown sevgiye layık olduğuna inanan insan grubunun ortak noktasını açığa çıkarıyor: cesaret, kendini olduğu gibi ortaya koyma cesareti.

Bu cesaret üç şekilde karşımıza çıkıyor; kendine ve sonra başkalarına yumuşaklıkla, sevgiyle yaklaşabilme cesareti, kusurlu olduğunu kabul etme cesareti ve yüzde yüz kendi olmak için, ‘olması gerektiği düşündüğü insan’dan vazgeçme cesareti. İşte bu üç madde, beni kendimle inanılmaz bir derece yüzleştirdi diyebilirim. Bu üçü birleştiğinde, kırılganlığınızı kucaklayabiliyorsunuz. Sizi kırılgan yapan şeyin aynı zamanda güzel yaptığını anlıyorsunuz.

Peki, bu yolda atmamız gereken adımlar neler? İsterseniz şu anda ne yaptığımızla yüzleşelim, ki ‘aa evet, gerçekten de böyle yapıyorum’ farkındalığının güçlü etkisiyle daha gerçekçi bir liste çıkaralım. Şu anda;

_Kırılganlığı uyuşturuyoruz. Hali hazırda zaten kırılgan bir dünyada yaşadığımız için, en basitinden karşımızdakine ilk kez ‘seni seviyorum’ diyen olmak, birini işten çıkarmak gibi günlük kırılganlık anlarıyla baş ettiğimiz için, içimizdeki o hissi uyuşturmayı seçiyoruz. Brown’un da söylediğine göre, malesef ki duyguları seçici olarak uyuşturamayız. Biz kırgınlığı uyuşturduğumuzda, aslında neşeyi, mutluluğu, minnet duygusunu da uyuşturuyoruz. Sizce değer mi?

_Kesin olmayan şeyleri kesinleştirme konusunda bitmek bilmeyen bir inadımız var. Belirsizliğe tahammül edemiyoruz. Hayatın getirdiklerine açık olmaya, değişime ve değişimin beraberinde getirdiği sayısız güzel deneyime açık olmuyoruz. Gerekirse kötü olsun, ama kesin ve net olsun istiyoruz. Böylece kontrolün elimizde olduğunu hissediyor, ani ve beklenmedik durumlara karşı tedbir aldığımızı sanıyoruz. Bir dakika durup düşünün, böyle yaptığımızda gerçekten kontrol edebiliyor muyuz? Hayatı kontrol edebilmek mümkün mü?

_Mükemmelleştiriyoruz. En güzel halimizi yaratmak için ne gerekiyorsa yapıyor, estetikten estetiğe koşuyoruz. Çocuklarımıza bir proje gözüyle bakıyor, onların zaten var olan mükemmelliklerini özgürce açığa vurmalarına destek olmak yerine, bale dersinden çıkıp binicilik dersine koşturmasını ve izliyoruz. Bu süreçte körelen yaratıcılıkları o an için bizi ilgilendirmiyor, onları kusursuz kıldığımıza öylesine inanmışız ki. En kötüsü de, bir insanı kusursuz kılmanın mümkün olduğuna inanarak en başta hata ediyoruz.

Brene Brown’un Netflix’teki konuşmasıyla ilgili çok detay vermek istemiyorum çünkü gerçekten herkesin zaman ayırıp kırılganlığın gücünü bizzat keşfetmesini diliyorum. Ancak söyleyebileceğim şu ki, az önce okuduklarınız Brene Brown’un temelde hepimize söylemek istedikleri. Yeterli olduğumuza inanmalı, kendimize sevgiyle ve zerafetle yaklaşmalıyız. Çok değerliyiz, her birimiz biricik enerjilere ve potansiyellere sahibiz. Brene Brown, bana bunu yeniden hatırlattığın ve zihnimin kapılarını sonuna kadar araladığın için çok teşekkür ederim!

İlginizi çekebilir: İrem Bali’den “Netflix’ten Heal Belgeseli

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN