İstanbul, bir caddenin iki tarafında sizi yüzyıllar öncesine geri götürebilecek yerlere sahip bir şehir. Adını ve yerini bildiğimiz ama kapısından içeri girmediğimiz yerler aslında bu şehrin ne kadar zengin olduğunu bize bir kez daha hatırlatıyor. Ben de bir cumartesi günü kendimi yine Tarihi Yarımada’ya attım. Şerefiye Sarnıcı ve Divanyolu Caddesi’ni keşfe çıktım!

Cumartesi günü, her zamanki gibi kahvaltı için Poiká Coffee’yi tercih ettim. Sabah sakinliğinde kahvaltımı edip kahvemi içerken de haritadan kendime iki ayrı rota belirledim. Bunlardan ilki 8 yıllık restorasyon sonucu ziyaretçi kabul etmeye başlayan Şerefiye Sarnıcı oldu.

Şerefiye Sarnıcı

İstanbul’un taşı toprağı altın mı bilemiyorum ama yerin üstü gibi altı da zengin. Şehrin altındaki binlerce yıllık sarnıçlar bugün esas işlevlerini yerine getiremeseler de bizi kendilerine hayran bırakmaya devam ediyor. İstanbul’da Roma İmparatoru Konstantin zamanında yaşanan su sıkıntısının önüne geçebilmek için, bir su kemeri yapılmaya başlanmış. 970 metre uzunluğundaki bu kemer, şehrin dışından gelen suyu sarnıçlara ve açık havuzlara taşımış. Su kemeri, İmparator Valens zamanında (378) tamamlandığı için kaynaklarda Valens Kemeri olarak geçse de günümüzde Bozdoğan Kemeri ismiyle daha çok biliniyor.

Şerefiye Sarnıcı ise 15 yıllık inşaatın sonucunda 443 yılında tamamlanmış. 9 metrelik 32 adet mermer sütunu ile Yerebatan ve Binbirdirek Sarnıçları’ndan daha küçük ama daha yaşlı. Sarnıcın üzerinde önce Arif Paşa Konağı varmış, 1950’lerde ise Fatih Belediyesi’nin ek hizmet binası yer alıyormuş. Bina kaldırılarak, sarnıcın giriş kapısı ortaya çıkarılmış. Hatta “Şerefiye Sarnıcı Giriş Yapısı ve Çevre Düzenleme Projesi” 2016 yılında Türkiye Mimarlar Odası 15. Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri’nde “Proje Koruma ve Yaşatma Ödülü”ne layık görülmüş. Girişi ücretsiz, sık sık klasik müzik konserleri düzenleniyor. Sarnıçta gerçekleşen konserlere ve sergilere sosyal medya hesaplarından ulaşabilirsiniz.

Divanyolu Caddesi

Sarnıcın hemen karşısında bulunan Peyk Coffee’de bir kahve içip, yeniden Divanyolu Caddesi’ne çıktım. Bu cadde genelde Tramvay Caddesi olarak biliniyor ama İstanbul’un tarihinde önemli bir yere sahip. 4. yüzyılda buraya “Via Regia” yani Kral Yolu deniyormuş. Edirnekapı’dan başlayarak Ayasofya’ya kadar şehre girişi sağlayan bu yol, Osmanlı İmparatorluğu zamanında da vezirler ve sadrazamlar tarafından kullanılıyormuş.
Divan Yolu Caddesi’ndeki diğer durağım olan Nur-u Osmaniye Camii’ne girdim. Barok üslupla yapılan ilk büyük cami olan Nur-u Osmaniye’nin inşaatı II.Mahmut zamanında (1748) başlamış, III.Osman zamanında (1755) bitmiş. Barok stilde yapılmış 174 pencere, adının anlamına yaraşırcasına içeriyi ışıkla dolduruyor. Caminin kubbesi, Osmanlı camilerinin en büyüklerinden biri ve insana ne kadar küçük olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.  Kubbesinde “Allah göklerin ve yerlerin nurudur” yazarken, caminin kapı tokmaklarında “Bize hayırlı kapılar aç” yazıyor.
Şehrin önce 5. yüzyılına sonra da 18. yüzyılına gitmek insanı acıktırıyor. Hazır ordayken de Süleymaniye Cami’sinin altındaki kuru fasulyecilerden en ünlüsü Erzincanlı Ali Baba’ya uğramak en güzeli. Sonrasında da tramvaya atlayıp boza içmeye doğru Vefa’ya!
İlginizi çekebilir: Miray Süer’den “Vefa Bozacısı ve Tarihi Lezzetler”
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN