Zaman Akademi’nin tutucu ödül dağıtımının, değişen dünyayı ve sinemayı kavrayamaması sonucu ortaya çıkan Oscar hatalarının bir bir hatırlanmasını sağlıyor. Hiçbir şey unutulmuyor. İyiler geçen zamana dayanıp geleceğe emin adımlarla ilerlerken pek çok Oscar alan film ve performans sadece arşivlerde kalıyor, unutulup gidiyor; yalnızca meraklısının bildiği birer detay bilgiye dönüşüyor.

Bir Oscar telaşı daha sona erdi. Adaylar açıklandı; tahminler yapıldı ve sonunda heykelcikler sahiplerini buldu. 2019, Oscar Ödülleri açısından 2018’in aksine tahmin yapmanın zor olduğu bir yıl oldu. 24 Şubat 2019 akşamına kadar ödülü kimin alacağının tahmin edilemeyeceği pek çok kategori vardı ve açıkçası ben kimin alacağını çok umursamadım. Bir tek Polonya Sineması’nın son büyük ustası yıldızı Pawel Pawlikowski ve filmi ödül alsa sevinirdim. Geçmiş kariyeri düşünüldüğünde Glenn Close dışında da görece ödülü almasını istediğim ve alırsa sevineceğim kimse de yoktu. Oysa 2018’de 3 kere en iyi yönetmen dalında aday gösterilen büyük yönetmen James Ivory’nin, en iyi uyarlama senaryo kategorisiyle olsa da 90 yaşında ilk Oscar’ını almasını çok istemiştim ve ödülü aldığında da çok sevinmiştim.

Genel ödül telaşı ve heyecanı bir yana 2019 hem Oscar tarihi açısından, hem de sinematografik olarak çok da hatırlanacak bir yıl olmadı. Açıkçası şahsı açıdan uzun süredir Oscar heyecanımı kaybetmiş durumdayım ve son yıllarda hangi filmlerin, hangi oyuncuların ödül aldığını hatırlamam için kontrol etmem gerekiyor. Oysa Oscar tarihi ve elbette Oscar tartışmaları ile ilgim çok eskilere gider.

Oscar tartışmaları ile ciddi olarak ilgilenmem 1991 yılına dayanıyor. Lise 1’deydim, bir arkadaşımız ‘Oscar-Toto’ düzenlemişti. 6 ana kategoriyi oluşturan ‘en iyi film’, ‘en iyi yönetmen’, ‘en iyi erkek oyuncu’, en iyi kadın oyuncu’, ‘en iyi yardımcı erkek oyuncu’ ve ‘en iyi yardımcı kadın oyuncu’ başlıkları için cüzi bir miktarda para yatırıyorduk. Kazanan adayı bilenler yatırdıkları miktara göre ödül kazanıyorlardı. Hatırlıyorum, sınıfta hemen herkes en iyi film kategorisinde parasını Dances with Wolves’a yatırmıştı. Ben ise kazanamayacağını bile bile en iyi film için paramı Goodfellas’a yatırmıştım. 1991 En İyi Film Ödülü’nün tarihin en büyük Oscar hataları arasında yer alacağını bilemiyordum o zamanlar, sadece daha iyi bir film olduğuna inanmıştım. Zaman zaten gösterdi ki sinema tarihinin en büyük suç başyapıtlarından biri, eli yüzü düzgün ama klişe bir tarihi dramaya kaybetmişti. Dancing with Wolves kötü değildi ama Goodfellas bir başyapıttı, mükemmeldi.

Oscar tarihi bir anlamda Akademi’nin yaptığı affedilmez hataların da tarihi. Nereden başlasam bilemiyorum; o yüzden çok eskilere gitmeyeceğim. Sadece benim için en dikkat çekici olan bazı örneklerden bahsedeceğim.

1977

Sene 1977… Adaylar arasında Yeni Hollywood döneminin en büyük yönetmenlerinin, hepsi günümüzde birer başyapıt olarak kabul edilen efsanevi filmleri var: Martin Scorcese’den Taxi Driver, Alan J. Pakula’dan All the President’s Men, Sydney Lumet’ten The Network. Bir diğer aday da yine dönemin flaş isimlerinden Hal Ashby ve Bound for Glory. Peki, Oscar kime gidiyor? Kaçıncısının çekildiğini bilemediğimiz devam filmleri efsanesi Rocky’e! Film eleştirmeni ve tarihçi David Thomson’un dediği gibi “1977 En İyi Film seçimi Oscar Ödülleri’nin ne kadar ahmakça olabileceğinin parlak bir örneği.” Akademi sistemin derin ve sert bir eleştirisini içeren başyapıtlar yerine Amerikan Rüyası’nı temsil ettiğine inandıkları Rocky’e oy veriyorlar. Konuşmaya bile gerek yok.

1980

Gelelim 1980 yılına… Bir tarafta Altın Palmiye almış, sinema tarihinin en önemli ama aynı zamanda en tartışmalı yapıtlarından, Coppola’dan efsanevi Apocalypse Now ve öbür tarafta Robert Benton’un başarılı olarak kabul edilebilecek ama nihayetinde iyi oynanmış vasat üstü bir boşanma draması Kramer vs. Kramer var. Sonuç; Kramer vs. Kramer içlerinde en iyi film ve yönetmen de dâhil 5 Oscar’ı alıp gidiyor. Film, günümüzde boşanma ve özellikle baba-oğul arasındaki ilişkiyi konu alan filmler içinde zamana dayanan bir yapıt olarak kabul görüyor. Dolayısıyla hata derecesi görece daha düşük; özellikle de bir sene sonra, 1981 yılında Akademi’nin anlamlandırılması için ciddi biçimce kafa yorulması gereken kararını düşündüğümüzde.

1981

1981’de şu filmler aday gösterilmiş: Ordinary People, Coal Miner’s Daughter, The Elephant Man, Raging Bull, Tess… Ve Oscar’ı alan Ordinary People filmi olmuş. Tamam, Robert Redford büyük bir sinemacı, karizmatik bir yıldız, liberal, kalbimizdeki yeri ayrı ama karşısında 1980-1990 yılları arasında 10 yılın açık ara en iyi filmi seçilen ve bugün büyük bir başyapıt olarak kabul edilen Raging Bull var. Bugün Ordinary People’ı gösteren bir televizyon kanalı var mı acaba? Daha doğrusu o filmi seyreden var mı? Bunun Robert Redford faktörü dışında tek bir açıklaması olabilir. Akademi üyeleri o an için yürek burkan, ağlatan, yas tutan, iyi oynanmış bir dramı sinema tarihinin dönüm noktalarından birini teşkil eden, sarsan, düşündüren, rahatsız eden, üslupçü mükemmel bir başyapıta tercih ettiler; çünkü ne ile karşı karşıya olduklarını anlamadılar. Scorcese’nin ne yaptığının farkına varamadılar. 18. yüzyılda Picasso ile karşı karşıya kalmak gibi bir nevi. Akademi’nin bu tercihi CBS’in ‘Oscar Tarihinin En Garip 10 Olayı’ sıralamasında 7. sırada yer alıyor. Öte yandan altını çizmekte yarar var, hala bu kararın doğru olduğunu savunanlar da yok değil ama o kişiler de Raging Bull’un sıkıcı olduğunu iddia edenler.  Bana kalırsa, kalan diğer üç film de Ordinary Day’dan daha fazla hak ediyordu ödülü.

1990’lar

1990’lara gelindiğinde Akademi artık tamamen iyi hissettiren, mesajını doğrudan veren, anlamak için fazla mesai ve uğraş gerektirmeyen, politik-toplumsal açıdan ortalamaya seslenen filmleri seçme eğilimini açıkca belli etmeye başladı. Yoksa 1990’da Spike Lee’nin, sinemasını ve film tarzını hiç sevmesem de, Do the Right Thing başyapıtı aday dahi gösterilmezken Driving Miss Daisy, Born on the Fourth of July veya Dead Poets Society karşısında; 1991’de Dancing With Wolves, Goodfellas; 1995’de Forrest Gump, Pulp Fiction ve 2006’da da Crash, Brokeback Mountain karşısında ödülü alamazdı.

Oscar tarihinin muhtemelen en büyük hatası ise 1942’de gerçekleşti. O sene sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi filmi olarak kabul edilen Citizen Kane yerine How Green Was My Valley en iyi film seçildi. Oscar tarihinin en büyük hataları sıralamasında Raging Bull – Ordinary Day seçiminin bile ötesinde, açık ara en büyüğü. Akademi sinema tarihinin en iyi filmine ödül vermiyor ve onun yerine sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden biri olan 4 Oscar ödüllü John Ford’un en unutulan, en sıradan filmine bu ödülü veriyor. Üstelik gelmiş geçmiş en büyük Western kabul edilen, pek çok listede sinema tarihinin en iyi 10 filmi arasında gösterilen, 1956 tarihli The Searchers aday bile gösterilmiyor. 

Sinema tarihihin en büyük 10 yönetmeni arasında kabul edilen Alfred Hitchcock, Orson Welles ve Stanley Kubrick en iyi yönetmen dalında hiç ödül alamıyorlar. Tarkovsky, Cannes’da 10, Bafta’da 1, Venedik’te 1 ödül alıyor ama Oscar’da aday dahi gösterilmiyor. 

Unutmadan, Oscar tarihinin en büyük ilk üç skandalından biri olabilecek olan olay, 1999’da Shakespeare in Love filminin Saving Private Ryan karşısında ödülü almasını iki nedene bağlıyorum; ya akademi üyelerini kan tutuyordu, o yüzden Saving Private Ryan karşısında tutuldular ya da halüsinasyon içinde Shakepeare in Love için oy kullandıklarında bizzat Shakespeare için oy kullandıklarını sandılar. Yoksa rasyonel bir açıklaması yok bu tercihin.

Konu oyunculuk kategorilerine geldiğinde de durum pek farklı değil. 1951’de Anne Baxter, Bette Davis, Gloria Swanson karşısında Judy Holliday’in; 1975’de Al Pacino ve Jack Nicholson karşısında Art Carney’in ödülü alması ilk akla gelenler arasında. 1970’de John Wayne, Tru Girit ile Dustin Hoffman ve Jon Voight’un Midnight Cowboy’daki performansları karşısında açıkcası tam bir iltimas Oscar’ı alıyor. Çok büyük bir golcünün büyük futbolcu diye bir final maçında ofsayttan attığı golün nizami sayılması gibi bir şey. 1999’da Gwyth Paltrow Shakespeare in Love ile Elizabeth’in Cate Blanchett’ını yeniyor. Neyse ki sonradan Blanchett iki Oscar alıyor da kariyerine büyük bir oyuncu ve yıldız olarak devam ediyor. Paltrow’un son ciddi filmini hatırlayan var mı? En son sağlıklı içecekler ile ilgileniyordu. Aynı sene American History X’deki performansı ile Edward Norton değil, La Vita e Bella ile Roberto Benigni en iyi erkek oyuncu Oscar’ını alıyor. Film çok iyi ve ödüllerini hak ediyor ama Benigni, en iyi oyuncu… bilemedim.

Peki, tüm bu skandal kararlar ve sinemseverlerin içini karartan tablo karşısında bizi Oscar Ödülleri’ne çeken nedir? Niçin o Pazar gecesi sabaha kadar oturup heyecan içinde sonuçları bekliyoruz? Bütün bu hatalara rağmen Oscar’ların hiç mi erdemi yok?

Oscar Ödülleri Neden Önemli?

Özellikle 1970’lerin başında, özellikle de ilk yarısında Yeni Hollywood ve Yeni Sinema anlayışına, farklı bir sinema diline ve içeriğine sahip filmleri ödüllendirebiliyor Akademi. 1970’de Midnight Cowboy en iyi film ve yönetmen ödülünü alabiliyor. Patton, French Connection, The Godfather 1-2 o dönem tüm büyük kategorileri kazanıyor.

En sevdiğim yönetmenler (Antonioni, Fellini, Visconti, Polanski, Kieslowski, Wajda, Scorcese, Coppola, Peckinpah, Angelopoulos, Tarkovsky ve Luis Bunuel) arasında Oscar’a aday gösterilmeyen sadece iki tane yönetmen var: Angelopolus ve Tarkovksy. Onlar dışında tamamı aday gösterilmiş. Aday gösterilenler içinden sadece bir tanesi, Sam Peckinpah, herhangi bir şekilde ödülü alamamış. Diğerlerinin onursal da olsa birer Oscar ödülü mevcut. Bu yönetmenler dışında sinemalarını beğenerek seyrettiğim, sinema sanatına büyük damga vurmuş pek çok Amerikalı ve Amerikalı olmayan yönetmen de Oscar ödülü almış durumda. Ford, Allen, De Sica, Clement, Bergman, Camus, Lelouch, Menzel, Costa-Gavraz, Petri, Truffaut, Kurosawa, Bunuel, Blier, Schlöndorf, Szabo, Schlesinger, August, Tornatore, Salvatores, Trueba, Almodovar, Ang Lee, Amenabar, Farhadi, Nichols, Coen Kardeşler, Sorrentino, Minghella, Tarrantino gibi dünya sinemasınında eski ve yeni kuşağının pek çok ustasının filmleri ve ustaların kendileri Akademi tarafından ödüllendiriliyor.

Akademi ‘Yabancı film’ kategorisinde de daha cömert, cesur, avant-garde ve derinlikli filmleri tercih edebiliyor. Muhtemelen en iyi film kategorisinde aday bile gösterilmeyecek olan pek çok film, örneğin A Seperation, Amour, La Grande Bellezza, Le Charme Discret de la Bourgeoise, Z, 8 1/2,  The Virgin Spring, Rashomon en iyi yabancı film dalında Akademi tarafından ödüllendiriliyor.

Ve gelelim sinematografik olmayan ve muhtemelen Oscar’ı bu kadar popüler kılan asıl nedene: sinema sanatlar içinde en popüler olanı. Kitleye en mal olmuş sanat; sanatın ötesinde bir modern iletişim fenomeni. Bu açıdan şaşaaya, yıldızların debdebesine, tartışmaya, magazinsel ‘kitch’e bir metalin pasa olduğu kadar yakın. İşte Oscar sinemanın tüm bu karakteristik özellikleri içeren bir sinema olayı. Her önemli ödülün bir kırmızı halı geçiş töreni, seremonisi, kendine özgü ritüelleri var ama günün sonunda ödülü kimin aldığı genel sinema seyircisini ilgilendirmiyor. Oysa Oscar bir sinema olayının ötesinde bir küresel gösteri ve herkesi, ekran başında pijamasıyla oturan en sıradan insanı bile bu gösterinin bir parçası yapabilme kapasitesine sahip. Bu açıdan Amerikan Sinema Endüstrisi’nin küresel iletişim gücünün ve Guy Debound’un deyimiyle günümüzün gösteri toplumunun da Oscar’ın etkisini yaygınlaştırdığını söylemek yanlış olmayacaktır.

91. Akademi Ödülleri’ni incelemek için buraya tıklayın.

İlginizi çekebilir: Emre Eminoğlu’dan Oscarlar: 91. Akademi Ödülleri Gecesinin Ardından Notlar

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN