Ülkelerin bir sınır çizgisi ile birbirinde ayrılıyor olması, coğrafyalarının ve toplumsal tavırlarının bir anda değişebilmesi bana oldum olası tuhaf ama bir o kadar da çekici gelmiştir. Beni seyahatlerime bu denli tutkuyla bağlayan da bu çekicilik diye düşünüyorum. Bu hissi de en yoğun sınır komşularımız içinde ayağımızın en alışık olanında, yani Yunanistan’da hissediyorum.

Selanik ve Kavala Road Trip Gezi Notları

2019 yazının ilk seyahatini, bizim için bir ritüel olan ve çoğu zaman Yunanistan sınırları içinde olmasına özen gösterdiğimiz, uzun ve bol duraklı bir araba yolculuğu olarak planladık. İlk kez kendi aracımız ile yola çıkacak ve toplamda 2500 kilometre kadar yol yaparak tatilimizi nihayete erdirecektik. Yolculuğumuzun ilk konaklamalı durağını ise, seneler sonra ilk kez görme fırsatı yarattığımız Selanik olarak belirledik.

İlk Durak: Kavala

Yolda olmak kesinlikle varılacak yere duyulan heyecan kadar anlamlı benim için. O nedenle kontağı çevirdiğimiz ilk andan itibaren büyük keyif alıyorum bu yolculuktan. Sınırı geçtiğimizde, otoban yerine eski Dedeağaç yoluna sapıyoruz mesela. Güzel müzikler, arabanın hafif aralık camından gelen ve tenimizi okşayan bir parça hırçın rüzgar ve çevrede gördüğümüz nefis manzaralar sonrası hem dinlenmek hem de bir öğle yemeği molası vermek için Kavala şehrine uğruyoruz. Şehre zaman ayırmak ve tarihine odaklanmak gibi bir niyetimiz yok. İstediğimiz tek şey; denizi de görebileceğimiz ve kesinlikle yeşillikler içinde olsun istediğimiz bir mekanda hafif bir öğle yemeği yiyebilmek.

Sahildeki sıralı restoranlar içinden Seaview Kitchen Bar’ı seçiyoruz. Keyifli bir yemek oluyor. Özlediğimiz yüksek sesler, heyecanlı vücut dilleri ve yerli halkın yemek ritüellerini izlerken orada geçen birkaç saat bize iyi geliyor. Yemek sonrası yolumuza devam ediyor ve seyahatin ilk durağına, yani senelerdir bir şekilde ertelediğimiz Selanik şehrine ulaşıp, tek gecelik şirin evimize yerleşiyoruz. Dairemiz şehrin kalbinde bulunan Aristotelous Meydanı‘nın bir arka sokağında ve lokasyonu sayesinde hızlıca şehrin yaşamına dahil olmamıza olanak veriyor.

Hayat Dolu Selanik

Selanik daha ilk bakışta bile cıvıl cıvıl, yaşam kokuyor resmen! İnsanı yükselten bir enerjisi var… Mekanlar delicesine dolu, sıcaklığa rağmen sahil şeridi kalabalık, meydanlarda müziğe kendini kaptırmış gençler ve orta yaşlı insanlar dans ediyorlar… Nefis görüntüler hakikaten!

Bir şehri keşfetmenin en iyi yolu daima yürümek. Buna kimsenin bir itirazı yok zaten. Biraz kokteyl, biraz kahve, biraz da bira içmek için ara ara soluklanırken, sokaklar arasında sıkı bir gezinti yapmış oluyoruz. Aristotelous Meydanı’na ve sahil şeridine yakın bir lokasyonda olan One Cafe Bar, kahve ve Yunanlı arkadaşımızla kavuşma serüvenimize; bir roof bar olan Margarita At the Top of Senses ise kokteyllerimize ev sahipliği yapıyor.

Tarih olarak da pek şanslıyız, zira şehrin en ünlü semtlerinden Ladadika’da bira festivali var o hafta sonu. Zaten halihazırda şirinlik yayan nostaljik Ladadika sokakları, festival sayesinde daha da keyifliler. Eski zamanlarda bir pazar alanı olan ve trafiğe de kapalı tutulan Ladadika’yı görür görmez seviveriyoruz ve bir “beach bar” konseptinde dekore edilmiş Whope’a oturup biralarımızı yudumluyoruz.

Bu duraklamalar arasında; şehrin simgesi kabul edilen Beyaz Kule ve Liman arasındaki sahil şeridinde ve iç kesimlerde de Ladadika ve Rotunda semtleri arasında doyasıya yürüyoruz. Sokaklarda bol bol grafitiler ve muraller çıkıyor karşımıza ve yürüyüş sayelerinde daha bir keyifli oluyor. Aslında basitçe şunu yapıyoruz; birbirine paralel üç ana cadde ve onu kesen sokaklarda dolanıyoruz.

Sahil yolu Leof Nikis. Alışveriş caddesi Tsimiski ve Egnatia. Bu caddeler ve onların ara sokaklarında sayısız kafe, restoran ve bar görüyoruz. Sanki Atina’da gibiyiz ama bazı anlar sanki bir Yunan adasındaymışız gibi de geliyor. Değişik hisler…

Leof Nikis sahil yolu üzerinde yürürken, tüm kalabalıktan bağımsız Theo Angelopoulo’nun Eternity and a Day filmine kayıyor aklım. Hava bir anda kapatsa, elinde köpeğiyle filmin ana karakteri Alexandros bize doğru yürüyebilir belki gibi hissediyorum. Hoşuma gidiyor bu düşünceler, zira bir şehrin bana filmleri hatırlatması hayata dair hep çok sevdiğim bir detay.

Bu kadar yürümek ve verilen kısa molalar sonrası, geç yemek yemekten hoşlanan Yunanlılar için de bizim için de akşam yemeği vakti geliyor. Dimitra, gelenekseli farklı bir yorumlamayla sunan restoran Charoupi‘ye rezervasyon yapmış. Aslında mekan modern bir dekorasyona ve menüye sahip olsa da sundukları yemeklerin bir kısmı Yunanistan’ın belki de en iddialı mutfağı diyebileceğimiz Girit semalarından geliyor. Menüdeki keçiboynuzu detaylarından anlıyoruz bunu kolayca, zira bu bitki Girit mutfağında sıkça kullanılıyor. (Ben de okuduğum bir kitaptan biliyorum bunu.)

Bu restoranda beni en çok Sfakian Pie adıyla sunulan börekimsi şey cezbediyor. Hem keçiboynuzu unu ile yapılmış hem de üzerinde keçiboynuzu balı ile sunuluyor. Tatlı-tuzlu lezzetleri seven biri için tadılası bir lezzet. Aslına bakarsanız yediğimiz her şeyi seviyoruz burada. En basit tabaklarda bile özenle seçilmiş ürünler kullanmışlar, bunu damağımızda hissedebiliyoruz. Girit şarabımızın yanına gelen minik kızarmış peksimetler, zeytin ve domatesler… Keyifli ve de farklı bir akşam yemeği oluyor Charoupi’de deneyimlediğimiz ve tüm günün yorgunluğuna değiyor.

Sabah bir başka destinasyon için yola devam edeceğimizden dinlenmemiz gerek, o nedenle yemeği bir parça hızlandırıp çok geçe kalmadan evimize doğru yürüyoruz. Bu esnada önümüze Mamaluka restoran çıkıyor. Öyle iç açıcı ve neşeli bir dekoru var ki; onu da notlara ekleyip, bir sonraki seyahatte mutlaka diyoruz. Galiba bu restoranın Mykonos seyahatimizde tanıştığımız Mamaluka ile de bir bağlantısı var, yoksa bu isim pek de tesadüf olamaz gibi…

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Betül&Ömer (@ikikoii) on

Şehir bize kendini daha ilk ziyarette bu denli sevdirince, dönüş yolunda da son gecemizde burada kalmalıyız kararını verip, yola çıkmadan evimizi yeniden organize ediyoruz. Seyahatimizin bütünü harika geçmiş ve içimiz çiçek gibiyken ulaşıyoruz yeniden Selanik şehrine. Bu kez Dimitra ile birçok Selanikli için bir klasik olan (bir parça da turistik) meyhanelerden Agora Ouzeri‘de akşam yemeği yiyeceğiz. Ladadika’nın biraz daha içlerinde bulunan Agora’nın standart masaları yerine, yüksek masa ve sandalyeleri tercih ediyor ve o akşam orada enfes bir yemek yiyoruz. Hayatımızda hiç tarama yatağı üzerinde, içinde kızartılmış nohut parçalarının da olduğu ızgara karides denememişiz. Bu tabak Dimitra’nın bu restorandaki favorisi, bizim de öyle oluyor. Hatta diyoruz ki; sadece bu tabak için dahi seyahat edilebilir bu şehre. O derece iddialı ve tavsiye edilesi!

Yemekte uzo yerine tsipouro (çipuro şeklinde okunuyor) içiyoruz hepimiz. İtalyanların grappası her ne ise, Yunanların tsipourosu da o bizim için. Rakı ve uzoya göre çok daha sert olan, ama sabah uyandığınızda asla rahatsız etmeyen, baş ağrıtmayan temiz bir içki kendisi. Agora sonrası ise, bir “art place” olan Ypsilon’da içeriğinde tsipouro olan kokteyller deniyoruz. Mekanın enfes bir dinamiği var ve şehrin kesinlikle en sevdiğim noktası burası oluyor. Ypsilon mektup demekmiş ve mekan hem okuma hem dinlenme hem de çalışma alanı olarak kullanılıyormuş. Bu şehirde yaşasam, boş zamanlarımda bu mekanda kamp kurardım diye düşünüyorum.

 

View this post on Instagram

 

🌴💙

A post shared by Alexandros Christou (@alexandroschristou) on

Seyahatin son gecesinin sabahında gün yine Selanik’te başlıyor. Dimitra ve arkadaşlarının pek övdüğü Estrella’da, üzerine avokado ve krem peynir eklenmiş tombik bir omlet, Bougatsa denen tatlı börekler ve daha çok Saronic Körfezi adalarında karşımıza çıkan Amygdalota (içi bademli ve dışı pudra şekeri ile kaplı kurabiye) yiyor ve bu sayede enfes bir kahvaltı etmiş oluyoruz. Sonrasında da Kavala şehrine yakın ve plajların sıralandığı Ammolofi bölgesine doğru yola çıkıyoruz, zira günü Ammolofi’nin upuzun sahil şeridinde deniz keyfi yaparak geçirme niyetimiz var. Bu uzun ve denizi pek güzel sahil şeridindeki onlarca işletme içinden Peponi Beach Bar’ı seçiyoruz. Seçmek için tek kriterimiz mekanın konforlu minderleri ve temizce durması.

Sonsöz

Selanik şehrinden ayrılma vaktimiz geldiğinde, duygularımız bu şehre karşı son derece net bir kıvama ulaşmıştı. İlk önce uzun yıllardır düzenli bir gidiş-geliş trafiğine sahip olduğumuz bir ülkenin ikinci en büyük kenti ile tanıştığımız için mutluyduk. Şehirde yaşayan insanların, yaşama dair hissettikleri tutku ve coşkuyu yüzlerinde, gözlerinde, tavırlarında görmek ve dahası bunu ülkenin her şehrinde aynı lezzette bulabilmek de çok hoşumuza gitti açıkçası. Şehir kesinlikle kalabalık, fazlasıyla betonlaşmış ve zaman zaman “güzel şehir” olarak tanımlanamayacak kadar da sevimsiz, ama diğer yandan da aynı Atina’da olduğu gibi, daha sokaklarına ilk adım attığınız an size kendini sevdiren, ışıldayan bir yanı da var. Gencecik bir lise talebesi gibi adeta…

İlginizi çekebilir: Yücel’den Selanik’te Gezilecek Yerler

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN