“Edebiyat, gerçek edebiyat kalbe ya da beyne -beyin ki ruhun midesidir- iyi gelecek bir iksir gibi hemen yutulmamalıdır. Edebiyatı kırıp parçalarına ayırmak, iyice bir ezmek gerekir; o zaman edebiyatın güzel kokusu elin ayasında hissedilir, çiğnerken dilin üzerinde yuvarlamak suretiyle tadı çıkarılır.”

Vladimir Nabokov’un deha ürünü eserlere yaklaşımını özetlediği bu söylem, Kafka’nın eserlerine dair yaklaşımının özünü oluşturuyor.

Vladimir Nabokov’u Franz Kafka’nın dehasına bağlayan ve onu “Avrupa’nın en büyük yazarı” olarak nitelemesine sebep, kuşkusuz Kafka’nın yarattığı kurmaca dünyasının, yazarın kendi kişisel gerçekleriyle örtüşmesidir.

Nabokov’a göre kurmaca (fiction) eserler, benzersiz bireylerin, eşsiz iç dünyalarını yansıttığından dolayı, kendisi bu eserleri “seçkin sanat eserleri” olarak tanımlanmış. Tam da bu sebeple, insanların bu kurmacaları okurken ve yorumlarken, anlatılan olayların ve Kafka örneğinde olduğu gibi; benzetmelerin, yazarın kendi dünyasının gerçekliğinden çıktığını söylemeleri kaçınılmaz.

Ancak Kafka’nın kendi dünyasında yaşadığı çatışmaların, onun biçemsel maharetini zenginleştirmesi ve alegorik dehasının özünü oluşturmasının en önemli nedeni tüm bu gerçeklikten ziyade, absürt benzetmeleri ilahi bir sıradanlıkta oluşturma kabiliyeti. Evet, yazının anlamını okur belirliyor. Ancak eserin yaratım sürecinde, yazarın zihninde çoğalarak kâğıda dökülen kelimelerin kusurlu bir kusursuzlukta tezahür etmesi kuşkusuz anlamı baştan kurgulayan bir zekanın ürünü oluyor.

Eserlerini totaliterliğe karşı çıkmak için yazan Nabokov, karakterlerine zulmediyor, onları alaylara ve kötü akıbetlere maruz bırakıyor ve fakat onların hayallerini ve şimdiki zaman üzerinde dehşetli yükü olan örtük geçmişlerini koruyor. Dünyanın hesaplanması imkânsız miktardaki şefkatine uzanan Nabokov hikayelerinin kökündeki bu şefkat ezilmiş, ziyan edilmiş ya da deliliğe dönüştürülüyor.

Kafka’nın eserlerinde ise yine bireysel otoriteye karşı çıkmanın yollarını arayan, kıstırılıp kaldıkları dünyada otoritenin zulmü altında ezilen, sömürülen karakterlerin anlatıldığı karamsar atmosferin ve yoğun çaresizlik duygusunun temelinde de benzer bir isyan var.

Kafka ile Nabokov’u kurgusal anlamda birbirlerinden ayıran ama yazınsal olarak da birbirlerine benzer kılan da işte bu özellik. Kafkaesk yankılar, Nabokov’un ilk eserleri olan Göz (1930), Cinnet (1933) ve İnfaza Çağrı’da (1938) hissedilse de yazar 1959 yılında İngilizce’ye çevrilen Dönüşüm’ün ön sözünde, “O zamana dek hiç Kafka okumadığını” iddia etmiş. Daha sonra yapılan bir başka röportajında ise “Dönüşüm’ü, Almanca bilmediği için ancak 1930’lardan sonra “La Nouvelle Revue Française” de yayınlandıktan sonra okuyabildiğini” söylemiş.

Nabokov’un 1947 yılında Amerika’da yazdığı ilk distopik romanı “Çarpık Dünya”da bir su birikintisinin sürekli dönüşüm içinde farklı simgesel yapılarda ortaya çıkması, absürt ve hatta kâbus gibi bir bürokrasi dünyasının betimlenmesi de Kafkaesk izler taşıyor. Son romanı “Palyaçolara Bak!” da kendisine benzeş yarattığı kahramanı Vadim Vadimorovitch (ki Nabokov’un ilk ismi Vladamir Vladimirovitch’den türetilmiş) “tuhaf bir dönüşümün garip sancıları” derken okuyucu için yine, yeniden Kafkaesk bir dünyanın kapılarını aralıyor.

Nabokov’un Cüceleri ve Azizleri

Fotoğraf: thenational.ae

1922-1937 yılları arasında Berlin’de yaşayan Nabokov, bu on sekiz yıl boyunca Alman dili, kültürü, politikası ve hatta Almanya’nın kendisi ile mümkün olduğu kadar az ilgilenmiş görünüyor. Bir yandan ailesini geçindirmek için tenis, boks, Fransızca, İngilizce ve Rusça dersleri verirken; tüm sosyal ve entelektüel faaliyetlerini sadece Berlin’deki Rus göçmen cemaati içinde sürdürüyor. Gençliğinde Heine ve Goethe’nin kısa şiirlerini Rusçaya çevirecek kadar Almanca bilmesine rağmen, daha sonra Almanca’ya hâkim olmadığını çünkü kendi anadili olan Rusça ile bağını yitirmesine neden olabileceği endişesiyle Almanca’yı öğrenmemekte direndiğini söylemiş. Hatta bu endişesini bir röportajında şu sözlerle dile getirmiş:

“Berlin’e taşınmamdan sonra Almanca’yı akıcı konuşmayı öğrenerek, anadilime zarar verecekmişim gibi panikletici bir korkuyla kuşatılmıştım. Yine de Goethe ve Kafka’yı büyük bir saygıyla okudum.”

Ancak Alman diline karşı geliştirdiği bu çekimserlik, onun çağdaş Alman edebiyatı ile ilgilenmesine ve dile getirmekten çekinmediği güçlü – çoğunlukla olumsuz – görüşler geliştirmesine engel olmamış. Nabokov’un aşağılamalarının ve hor görüsünün başlıca hedefi, Alman edebiyatının en ünlü romancılarından Thomas Mann, ikincisi de Alman dilinin en meşhur modern şairlerinden Rainer Maria Rilke olmuş. Nabokov, birçok röportajında Mann’ı “vasat” olarak değerlendirirken o dönemin şöhretli edebiyat insanlarını andığı noktalarda – Gide, Faulkner, Balzac ve Dostoyevski – onun ismini asla aynı cümle içinde dahi kullanmamış. Hatta 1945’te, en yakın arkadaşı olan ancak sonradan araları bozulunca en büyük düşmanım dediği Edmund Wilson’a bir mektubunda şöyle yazmış: “Şu şarlatan Mann’ın adını nasıl olur da Proust ve Joyce ile aynı cümlede geçirebilirsin?!”

1957 yılında yazılan “Lolita Adlı Kitap Üzerine” başlıklı makalesinde Nabokov, “Aktüel saçmalıklar veya bazılarının Fikirler Edebiyatı olarak adlandırdığı şeyler” diyerek Mann’ın eserlerini listelemiş.

Bundan iki yıl sonra, haftalık Alman gazetesi Die Zeit’e verdiği röportajda Mann’ı bir kez daha aşağılamış; bunun üzerine gazeteci Nabokov’a herhangi bir Alman yazarı beğenip beğenmediğini sormuş. Nabokov, bu soruyu hiç tereddütsüz “Franz Kafka” diyerek cevaplamış.

Nabokov, yaklaşık yirmi yıl boyunca Wellesley, Harvard, Stanford ve Cornell Üniversitelerinde -Avrupa’nın Şaheserleri- üzerine yaptığı söyleşilerinde de Kafka’nın “zamanın en büyük Alman yazarı!” olduğunu ve Rilke gibi şairlerin ya da Thomas Mann gibi romancıların onun yanında cüceler veya alçıdan yapılma azizler olduğunu söylemiş.

Huysuz ve zalim bir yazar olması ile ilgili sorulan bir soruya cevaben Nabokov, “Kasaplar zalim midir?” diye sormuş, devamında ise “Zalim idiysem, herhalde dünyayı şu günlerdeki kadar zalim görmüş olmamdandır.” demiş.

Nabokov’un Kafka’ya olan beğenisi ve hayranlığı öyle ileri bir seviyedeymiş ki; Dönüşüm’ün İngilizce çevirisini okurken, adeta bir editör gibi çeviri üzerinde notlar almış ve hatta Gregor Samsa’nın tam olarak neye dönüştüğünü çözümlemek için uğraşmış. Dönüşüme olan bu takıntılı ilginin yıllarca “kelebek koleksiyonerliği” yapmasından mı yoksa sivri dilli eleştirmenliğinin bir uzantısı olarak mı tezahür ettiğini bilmiyoruz.

Ancak, Kafka’yı Nabokov’un özellikle Dönüşüm üzerine yaptığı titiz çalışmalar, aldığı notlar ve çözümlemeler ile okumak, onun eserlerini tekil psikanaliz boyutundan çıkararak, simgeleri göze sokmadan farklı açılardan anlama şansı veriyor.

İlginizi çekebilir: Fatima’dan Kafka’dan Dava ve Dönüşüm

Vladimir Nabokov – Yazarın Gizli Tarihi (Andrea Pitzer)
Kafka’s Reality and Nabokov’s Fantasy: On dwarves, saints, beetles, symbolism, and genius (Leland de la Durantaye)

Fotoğraflar: IMDB, Americana Journal, Russky Mir

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN