Yasemin ile 15 yaşındayken Koç Lisesi sınıfında yollarımız kesişti bizim. Biz lise yıllarımızı beraber geçirdik, yüzlerce hayal kurduk, dost olduk, beraber büyüdük. 1,5 sene önce Yasemin, hayatında büyük bir değişiklik yaptı. Netflix’e kabul oldu ve Amsterdam’a taşındı. Her zaman değişikliği sever zaten, kolay sıkılır, heyecan arar, içi kıpır kıpırdır… Beni de hep dürter bu konuda. Canım Yaso! Yasemin’in Netflix macerasını, Amsterdam hayatını sizler de kendisinden dinleyin istedim ve bu röportajı gerçekleştirdim. Keyifle okumalar diliyorum…

_Yasemin (Onu yakından tanıyanlar için Yaso) merhaba! Ben seni 15 senedir tanıyorum, biliyorsun can dostlarımdansın! Ancak seni tanımayanlar için kendinden kısaca bahsedebilir misin? Şu an neredesin, ne yapıyorsun?

Canım benim… Hafif inatçı, kafasının dikine gitmeyi seven, biraz maymun iştahlı, özgürlüğüne düşkün bir Koç burcuyum. Çabuk heyecanlanıp, çabuk sıkılan bir yapım var. Üniversitede siyasi bilimler, felsefe ve film okuyup yogaya sardım. Şimdi de bütün bu heveslerimi besleyebildiğim bir hayat yaşamaya çalışıyorum. Son bir buçuk senedir Netflix’te Türkiye Orta Doğu ve Afrika’nın sosyal pazarlamasından sorumluyum dolayısı ile Amsterdam’da yaşıyorum.

_Netflix’e giriş hikayen nasıl başlıyor? Burada kurulu bir düzenin vardı; ama sen her zamanki gibi seni heyecanlandıranın peşinden gittin. Bu süreçten biraz bahseder misin?

Senin de dediğin gibi bir düzenim vardı, kendi işim, evim, erkek arkadaşım, ailem, bütün arkadaşlarım İstanbul’daydı. Ama ben üniversiteden döndüğümden beri hep acaba bu kadar mı diye düşünüyordum. Bundan sonra hayatım hep burada bu şekilde mi olacak, başka ülkeleri, kültürleri tatma şansım acaba olacak mi diye. Netflix’e başvurduğum zaman hiçbir beklentim yoktu açıkçası, sadece denemiş olmak için başvurdum. Ertesi gün mail attıklarında bu işin olabileceği düşüncesi kafama girdi bir anda. Olursa ne yaparım diye sordum kendime ve cevabım belliydi! Babama söylediğim zaman, ki biliyorsun kendisi de özgür ruhlu bir expat, “inanmıyorum sana ne yapacaksın, buradaki düzenin ne olacak, bunları düşündün mü?” dedi.

O sırada, beni heyecanlandıran yeni bir şeyler arayışındaydım. Kendi işini yapmak müthiş bir şey ama çok yorucu ve bir noktada seni beslemek yerine senden daha çok alıp götürüyor. Ben de öyle olmaya başlamıştı. Sonra Kaz Dağları’nda yoga inzivasındayken (telefonun neredeyse hiç çekmediği bir yerde) iş teklifim geldi. Kararı vermek kolay oldu ama uygulamak o kadar kolay olmadı. Bir pazar akşamı tek başıma, resmen pılımı pırtımı toplayıp yepyeni bir şehre, Amsterdam’a geldim.

İlk iki ay geçici bir ev sağladı Netflix, evden içeri girdiğim anı hiç unutmayacağım. Bavulları bıraktım, etrafıma baktım, ağlamaya başladım. Kendi kendime “ben ne yaptım” dediğimi hatırlıyorum. Sonra annemle ve babamla Facetime yaptım onlara da bol bol ağladıktan sonra Friends DVD’leri buldum evde. Biliyorsun Friends benim için ne kadar önemli. Onları izleyip eşyalarımı boşaltmaya başladım. O aksam Friends izleyerek uyudum, ertesi sabah uyandım ve işe gittim. O andan itibaren zaten tamamdım.

_Netflix’te çalışma ortamını anlatır mısın bize? Mutlu musun?

Kendi işini kurup o özgürlüğe alıştıktan sonra kurumsal hayata geri dönmek çok zor. Bu açıdan Netflix olabilecek en iyi senaryoydu benim için. İnternette herkese açık, herkesin okuyabileceği bir Culture Memo var. Burada şirketin tüm değerleri, çalışanlarından beklentisi yazıyor. Normalde sadece kağıt üzerinde kalan bu değerler Netflix’te herkes tarafından yaşatılıyor. Çok özgür bir ortam var çünkü herkes sorumluluğunun farkında. Onay mekanizmaları yok, işe alınan herkesin alanında en iyisi olduğuna inanılıyor dolayısıyla hareket alanımız çok geniş. Özellikle bizim ve bizden sonraki jenerasyon için bu esneklik çok önemli. Beraber çalıştığım herkes çok yaratıcı ve zeki. İlk işe başladığım zaman direktörüme sürekli beni yanlışlıkla ise aldın, ben buraya ait değilim galiba diyordum. Bu his hala ara ara yokluyor beni. “Herkes çok iyi ben yetersizim” hissi. Ama sanırım o his gittiği zaman zaten asıl Netflix’e ait olmayacağım.

_Peki… Amsterdam’da yaşamak nasıl? Memnun musun hayat kalitesi ve insanlardan?

Amsterdam’a taşınmadan önce, yalnızca bir kere gelmiştim o da zaten Netflix ile panel görüşmesi yapmak içindi. O gün kanalların arasında yürürken “burada yaşayabilirim” dedim. Şimdi her gün şükrediyorum böyle medeni bir yerde yaşadığım için. Küçük bir şehir olmasına rağmen her şey elinin altında. Muhteşem yoga stüdyoları, müzeler, konserler, sergiler, restoranlar, cafe’ler, barlar ne istiyorsan var. Şehir tertemiz, insanlar ise kendi halinde. Genel bir sessizliği ve huzuru var ki benim buna çok ihtiyacım vardı. Herkesin birbirine ve alanlarına saygı duyduğunu her an hissedebiliyorsunuz. Belli kurallar var ve bunlar hayat kaliteni arttırıyor. Önemli bir detay; korna sesi yok. Bazen ama hava çok kötü orada diyorlar ama ben ona da alıştım, yağmur yağdığı zaman söylenmiyorum. Bu sene 6 sene sonra ilk defa soğuktan kanallar dondu! Buna şahit olmak o kadar özel bir deneyimdi ki.

_Amsterdam’dan bize lokal önerilerde bulunabilir misin?

*Kahvaltı: Dignita, Bakers&Roasters, Little Collins

*Şık bir akşam yemeği: Mr. Porter

*Club: De Skool

*Kahve mekanı: Bocca’s

*Yoga stüdyosu: Delight Yoga

*Konsept bir mekan: Wildernis (Bitki Dükkanı)

Tekrar Netflix’e dönelim…

_Netflix’te bu aralar izlediğin, bize “mutlaka izleyin!” diyeceğin dizi, film, belgeseller hangileri?

Öncelikle gelecek olan içeriklerden bahsedeyim. Sene sonuna doğru çıkacak olan Maniac beni en heyecanlandıran içeriklerden biri. Emma Stone ve Jonah Hill başrollerinde, Cary Fukunaga yönetmenliğini yapıyor. Bizi başka dünyalara sokacağı kesin!

The Innocents ve The Rain beni çok heyecanlandıran dizilerimiz arasında. Filmler arasından ise The Pope ve The Irishman için şimdiden çok heyecanlıyım.

Netflix’te favorilerim ise Dark, The OA, Black Mirror, The Crown, Altered Carbon, La Casa de Papel!

_Yurt dışında çalışmak, yaşamak isteyen ama bir şekilde bunu gerçekleştiremeyenlere birkaç öneri verebilir misin? Önerilerin okuyanları heyecanlandıracaktır…

Eğer gerçekten istiyorsanız sizi durduran hiçbir şey yok. Bence en önemlisi bunu fark etmek. Kendimizi bazı kalıplar içine sokmaya çok meyilliyiz ama bazen acaba onu nasıl yaparım bu nasıl olur demeden kendini teslim etmek gerekiyor. Eğer yurt dışında yaşamak istiyorsanız, bazen sadece çantalarınızı toplayıp gitmeniz hayata biraz güvenmeniz gerekiyor. Söylemesi kolay diyenleri duyar gibiyim ama gerçekten öyle. O kadar çok buna benzer hikaye duyuyorum ki. Cesaret edip zihnin tuzaklarına düşmeden yapmak lazım. Yoksa bir bakıyorsun hayat uçmuş gitmiş. Başka kültürler deneyimleyip, dünyanın farklı yerlerinden insanlarla tanışmak kadar güzel bir şey yok. Küçük büyük demeden bir fırsat çıkarsa peşinden gitmek gerekli!

Teşekkürler Yaso!

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?