Büyük sinemacıların kaderidir; kariyerlerinin başlarında çektikleri başyaptıları sonraki kariyerlerini bir şekilde ipotek altına alır. Sonraki tüm filmleri o başyapıtlar ile kıyaslanır. Yavuz Turgul da bu durumdan muzdarip yönetmenlerden biri kuşkusuz. Her filminin, bir Muhsin Bey veya seyirci tarafından çok sevilmiş ve bir efsaneye dönüşmüş Eşkiya ile kıyaslanması, beklenen bir şey. Yol Ayrımı’nın durumu ise biraz farklı. Onun sorunu önceki başyapıtlar ile kıyaslanmak değil; Turgul’un başyapıtları bir yana, örneğin Gönül Yarası veya Kabadayı ile bile kıyaslandığında başarılı bir film duygusu vermemesi seyirciye…

Muhsin Bey

Yavuz Turgul, Ömer Kavur ve Ömer Lütfü Akad ile birlikte Klasik Türk Sineması olarak tanımlayabileceğimiz bir dönemde sinemaya başlamış veya sinema yapan yönetmenler arasında en sevdiğim üç yönetmenden biridir. Şener Şen ile yönetmen-oyuncu olarak ortaklığının ilk ve bence en mükemmel örneği olan 1987 tarihli Muhsin Bey de En Sevdiğim Türk Filmleri sıralamasında Anayurt Oteli’nden sonra ikinci sırada yer alır. İlk On Listemde ise toplamda üç Turgul filmi bulunuyor: Muhsin Bey ile beraber Çiçek Abbas (her ne kadar filmin yönetmeni Sinan Çetin olsa da film bir Yavuz Turgul filmidir ve sinema tarihinde yönetmeni ile değil senaristi ile anılması gereken filmlerdendir) ve Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni. Yine senaryosunu yazdığı ve bir Turgul filmi olarak kabul edebileceğimiz Züğürt Ağa da en sevdiğim Türk filmleri arasında kesinlikle yer bulur. Türk Sineması’na damgasını vuran filmlerden biri olan Eşkiya ise benim çok sevemediğim, bir türlü ısınamadığım bir Turgul filmidir. İlk filmi Fahriye Abla ve Gölge Oyunu’nu bu filmden daha çok severim ama Eşkiya’nın Türk Sineması için önemini ve yükseldiği kült statüsünü de yadsıyamam. Turgul’un son filmleri arasında yer alan ve Şener Şen ile işbirliğini devam ettirdiği, hem yönetip hem de senaryosunu yazdığı 2005 tarihli Gönül Yarası ve senaryosunu yazdığı 2007 tarihli Kabadayı ise çok başarılı çalışmalar değildir bana göre. Turgul’un Şener Şen ile ortalığının Yol Ayrımı’ndan önceki son ürünü olan 2010 tarihli Av Mevsimi ise diğer başyapıtları seviyesine ulaşamasa da Eşkiya da dahil usta yönetmenin son 20 yıl içinde çektiği en iyi film olarak ön plana çıkar bence. 

Yael Morel’in Av Mevsimi incelemesini buradan okuyabilirsiniz…

Turgul, derinlikli, entelektüel içeriği yoğun bir sinema yapmaz. Bilakis karakterleri günlük hayatta karşılaşabileceğimiz, hepimize tanıdık gelen kişilerdir. Olay örgüsü (Av Mevsimi biraz bunun dışına çıkar ve felsefi anlamda açık ara en derinlikli ve tabii ki en karamsar Turgul filmidir) kolaydır; seyirciye mesajını doğrudan iletir. Dram ile birlikte komedi unsurları da yoğundur. Bu açıdan Turgul, Klasik Türk Sineması içinde ustası Ertem Eğilmez’ın yarattığı geleneğin yaşayan en önemli temsilcisidir. Şekle, üsluba değil; senaryoya dayanan klasik bir sinema anlayışı vardır. Nitekim Turgul, sinemaya senarist olarak başlamıştır ve sinematografisinin ağırlığını da hâlâ senaryo oluşturur. Popüler sinema olarak adlandırılabilecek olan sineması, senaryosunu yazdığı ve Ertem Eğilmez veya Kartal Tibet tarafından yönetilen ve kötü adamı hep Şener Şen’in oynadığı İlyas Salmanlı Kemal Sunallı komediler de dahil, toplumu seyircinin gözüne sokmadan ama dokunulabilecek kadar gerçek ve gerçekçi bir şekilde anlatır. Züğürt Ağa ve Muhsin Bey’de doruk noktasına vardığı şekilde iyilerin, kaybedenlerin, duyarlılığın, özlemle anılan geçmişin, eski güzel günlerin izini sürer; politik ve toplumsal düzenin eleştirisi tüm komedi unsurlarına rağmen alttan alta ince bir hüzünle birlikte hissedilir. Senaryosunu yazdığı ve Türk Sineması’nın en popüler, en sevilen filmleri arasında yer alan Tosun Paşa, Sultan, Erkek Güzeli Sefil Bilo, Banker Bilo, Hababam Sınıfı Güle Güle, Davaro, Şekerpare gibi filmlerde ve 1982 tarihli Çiçek Abbas’da bunu hissetmek mümkündür. Nitekim 1984’deki ilk yönetmenlik denemesi Fahriye Abla’da sadece senarist olarak değil bir yönetmen olarak da sinematografisinin temelini oluşturan bu yaklaşımının işaretlerini vermiştir.

Eşkiya

Yavuz Turgul hem popüler hem de iyi filmler yapılabileceğini ve iyi hikayeler anlatılabileceğini gösterir. Turgul sineması bu topraklarda doğan, büyüyen ve yaşayan bizlere bizi anlatır ve bunu yaparken de yarattığı karakterlerle seyircinin tamamen özdeşleşmesini sağlar ve bu karakterler aracılığıyla da Turgul filmlerinin seyirci üzerindeki etkisi çok büyük olur. Turgul’un sinemasının belki de en büyük erdemi, daha doğrusu başarısı da budur. Karakterler o kadar önemlidir ki Turgul’un en iyi filmleri arasında yer alan iki filmi, Çiçek Abbas ve Muhsin Bey, adlarını doğrudan ana karakterlerinden alırlar. Aşk Filmlerinin Unutlmaz Yönetmeni, Eşkiya ve Kabadayı’da ise ana karakterin lakabı filmin adını oluşturur. Turgul’un bir yönetmen olarak ustalığı ve bir sinema insanı olarak Türk Sineması geleneği içindeki önemi de buradan kaynaklanır. Yoksa klasik dönemde Metin Erksan, Ömer Kavur ve Yeni Türkiye Sineması diyebileceğimiz dönemde Nuri Bilgi Ceylan, Zeki Demirkubuz, Semih Kaptanoğlu, Reha Erdem,  Emin Alper çok daha yenilikçi bir sinematografik dile sahiptirler; daha derinlikli ve evrensel bir sinema yapmaya çalışırlar.

Son filmi Yol Ayrımı ile Yavuz Turgul, Şener Şenle ortaklığına devam ediyor. Martin Scorcese’nin 1970-90 arasında Robert de Niro ve 1990’lardan itibaren de Leonardo di Caprio ile kurduğuna benzer bir ortaklık içine giren ikilinin ortaklığından Muhsin Bey ve Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni gibi Türk Sineması’nın başyapıtları  de çıkabiliyor Gönül Yarası veya Kabadayı gibi daha sıradan dramlar da.

Gelelim bu ortaklığın son filmine, Yol Ayrımı’na…

Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim. Yol Ayrımı maalesef Turgul – Şen Ortaklığı’nın başarılı verimlerinden biri değil. Turgul gibi bir usta yönetmenin elinden çıkmış olması ve yaşlı ve genç kuşağın önemli oyuncularının oyunculukları sayesinde izleniyor ama sinemadan iyi bir film seyretmiş olmanın tatmin duygusu ile çıkamıyor seyirci.

Büyük sinemacıların kaderidir; kariyerlerinin başlarında çektikleri başyaptıları sonraki kariyerlerini bir şekilde ipotek altına alır. Sonraki tüm filmleri o başyapıtlar ile kıyaslanır. Yavuz Turgul da bu durumdan muzdarip yönetmenlerden biri kuşkusuz. Her filminin, bir Muhsin Bey veya seyirci tarafından çok sevilmiş ve bir efsaneye dönüşmüş Eşkiya ile kıyaslanması beklenen bir şey. Yol Ayrımı’nın durumu ise biraz farklı. Onun sorunu önceki başyapıtlar ile kıyaslanmak değil; Turgul’un başyapıtları bir yana, örneğin Gönül Yarası veya Kabadayı ile bile kıyaslandığında başarılı bir film duygusu vermemesi seyirciye…

Yol Ayrımı, büyük bir tekstil şirketinin başında olan ve ülkenin en önemli işadamları arasında yer alan Mazhar Kozanlı’nın geçirdiği kazadan sonra yaşadığı dramatik değişimi anlatıyor. Mazhar Bey, iş dünyasındaki başarısına ve servetine karşın mutsuz bir adamdır. Başta ailesi olmak üzere, çevresindekilerle ilişkileri kötüdür. Bu durum tamamen ondan kaynaklıdır. Aile de dahil olmak üzere herkese sert ve kötü davranır. Yaşamında işinden başka hiçbir şeye yer yoktur. Bu yüzden de iş yaşamında acımasızdır; çalışanlarına, rakiplerine karşı içinde hiçbir olumlu duyguya yer yoktur. Mazhar Bey yaşamını işle o kadar doldurmuştur ki aile bireylerine bile çalışanı muamelesi yapar. Filmin başında alkol sorunu olan oğluna bir baba gibi değil bir patron gibi davranır.

Mazhar Bey’in bu hayatı bir kaza ile dramatik bir değişikliğe uğrar. Bir gün bir iş görüşmesi sonrasında trafik kazası geçirir; kazadan sağ kurtulduktan sonra ise yaşamı geri dönemeyeceği bir yol ayrımına gelmiştir.

Yol Ayrımı’nın birbiri ile ilişkili üç boyutu olduğu söylenebilir:

Birinci boyut, Mazhar Bey’in kazadan sonra geçirdiği dramatik değişimdir. Çok işlenen bir klişedir sinema ve edebiyatta büyük, trajik olaylardan sonra yaşanan dramatik dönüşümler. Yol Ayrımı’nda bu değişim çok hızlı ve ani oluyor. Gerçekten de kaza anında bir beyaz ışık gördüğünü söylüyor Mazhar Bey. Bu değişim sürecinin daha anlaşılamadan senaryoda hızlıca geçilmesi ve özellikle de değişimi göstermek için kullanılan simgelerin (yağmurda ıslanmak, evin bahçesindeki ağaca dikkat etmek, çalışanlardan birinin kardeşinin doğumunu sormak veya araba çarpan bir köpeği tedavi ettirip sahiplenmek) çok klişe olmaları Mazhar Bey’in değişiminin ikna edici olamamasına neden oluyor.

Filmin ikinci boyutu ise ikinci yarısında Mazhar Bey’in değiştikten sonra başladığı yeni hayatı ile ilişkili. Bu boyut yaşamdaki küçük anların, basit mutlulukların para, maddi başarı karşısında yüceltilmesi olarak tanımlanabilir. Filmin bu bölümünde yer alan sinemasal anlar ve oyunculuklar sayesinde bu boyut kısa bir süreliğine de olsa Yol Ayrımı’nın sinemasal olarak neredeyse tek erdemini oluşturuyor. Yer yer Turgul’un geçmiş filmlerine gönderme yaparak en iyi bildiği şeyi; yani sıcak  insan ilişkilerini en doğal halleriyle çektiği sahneler, örneğin Mazhar Bey ile Altan Bey’in eski okul günlerini andıkları ve yaşamdan konuştukları sofra sohbetleri, filmin işlemeye başladığına dair bir düşünce uyandırıyor ama bu durum kısa sürüyor; çünkü bu sefer de devreye Nur’un Gemisi adlı kafe giriyor. Kafenin gerçeklikten uzak, fazla zorlama ideal ortamı; çalışanlar ile kafenin sahibesi arasındaki ‘bir aile’yi andıran ilişkileri ve yaptıkları yüzünden ailesi tarafından dava edilen Mazhar Bey’e kafedekilerin bir aile sıcaklığıyla kucak açması yine ikna edici olmaktan çok uzak. Üstelik kafe sahibi Nur Hanım, ne tesadüf ki aynı zamanda avukat ve sadece Mazhar Bey’in fabrikasından kovulan solcu işçi Emine’ye değil ailesinin açtığı dava karşısında da Mazhar Bey’e hukuki konularda tavsiyelerde bulunuyor.

Yol Ayrımı’nın son ve bence en çok aksayan boyutu ise politik duruşu. Film, kişisel dönüşüm hikâyesini ağır bir politik bağlama oturtmaya çalışıyor ve ciddi bir kapitalizm eleştirisi yapmaya soyunuyor. Turgul bu politik duruşu o kadar doğrudan ve ‘kör göze parmak’ yapıyor ki bir anda filmden bir Yılmaz Güney filmi çıkacak hissine kapılıyorsunuz. Özellikle Emine karakteri, onun fabrikadaki makineyi kırması, sosyalizm tarihi ve sınıf bilinci üzerine sözleri, Mazhar Bey’in Emine’yi İstanbul’un kenar mahallelerinden birindeki evine kadar izlerken içine düştüğü siyasi eylem ve bu eylem sırasında gaza maruz kalması gibi sahneler aşırı didaktik, neredeyse propaganda filmlerinde görülebilecek düzeyde. 

Oyunculuklara gelirsek… Başta Şener Şen olmak üzere filmde yer alan tüm oyuncular kendi kuşaklarının saygın sinema ve tiyatro oyuncuları. Dolayısıyla da oyunculuk kalitesinin belli bir düzeyin üzerinde olduğunu söylemek mümkün. Ancak senaryonun yapısı; özellikle de iç mekan çekimleri oyuncuları fazla teatral oynamaya itiyor ve maalesef bu durum da filmin ikna edicilik hanesine eksi olarak geçiyor. Özellikle filmin başında Mazhar Bey’in annesi Firdevs Hanım rolünde seyrettiğimiz Çiğdem Selışık Onat’ın kocasının duvardaki resmine bakarak doğrudan seyirciye yönelik olarak yaptığı konuşma aslında bir tiyatro tiradı ve bir filmde eğreti duruyor. Turgul bu tekniği, örneğin House of Cards dizisinde Kevin Spacey’nin Frank Underwood karakterini canlandırırken yaptığı gibi, tüm filme uygulayıp buna uygun bir senaryo oluştursaydı film açısından bir tutarlılık olabilirdi.

Nur Hanım rolünde Tilbe Saran başarılı bir kompozisyon çiziyor. Filmin asıl yıldızı ise bence Mazhar Bey’in en yakın arkadaşı Kavanoz Altan rolündeki Rutkay Aziz. Yine klişe ve neredeyse karikatür bir karakter olan Kavanoz Altan ile Aziz abartılı, aşırı teatral olmanın sınırlarında gezinen oyunculuğuyla filme bir hareket getiriyor. Başta Onat olmak üzere diğer oyuncular daha verimli olarak kullanılabilseydi oyunculakları ile film bir kademe atlayabilirdi.  

Yavuz Turgul aktif yönetmenler arasında Yeşilçam geleneğinin belki de tek ve son temsilcisi. Maalesef Yol Ayrımı’nda bu geleneğin kötü yanlarını tekrarlamış; başyapıtlarında ve başarılı olarak kabul gören filmlerinde uyguladığı yöntemlerini terk etmiş gözüküyor. Turgul, ele aldığı konuya çok farklı yaklaşıp, yeni bir başyapıt olmasa bile, yedi yıl sonra yeniden bir araya geldiği, yaşayan aktörler içinde Türk Sineması’nın en büyük aktörü Şener Şen ile sağlam bir film çıkarma şansını kullanamamış. Film çok kötü kategorisine girmese bile yeni bir bakış açısı getirmekten uzak. Türk Sineması’nın yaşayan, en iyi kariyere sahip yönetmeninden daha iyisini beklemek de onu seven ve ona büyük bir saygı duyan seyircinin hakkı diye düşünüyorum. Umarım Yol Ayrımı ile Turgul büyük yönetmenlerin ara sıra ‘sıradan’ film yapma hakkını kullanmıştır  ve önümüzdeki yıllarda daha iyi bir film ile yeniden karşımıza çıkar.

 

Yerli sinemaya ilgiliyseniz, Türkiye Sineması: Her Filmini Merakla Beklediğimiz 10 Yönetmen listemizdeki yönetmenleri mutlaka yakından tanıyın….

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?