“Güney ülkelerinde mercanadaları vardır. Mercanlar taşlardan kopan minik parçalardır. Bu minik parçalar görünmeden büyürler ve sonuçta üzerinde insanların yaşadığı kocaman adalar haline gelirler. Diğer taraftan, güney ülkelerinde insanların yaşamlarını felç eden küçük karıncalar yaşar. Bu karıncalar evleri, mobilyaları kemirirler. İnsanları evlerinden kaçmaya mecbur bırakırlar. Ülkemizde nasıl bir emek harcayacağız; yaratıcı mı yoksa yıkıcı mı?” diyor Grigory Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesinde isimli harika eserinde.

Grigory Petrov Kimdir?

Kitap, Türkiye’de 1930’lu yıllarda büyük ilgi görmüş ve Bulgarca aslından dilimize çevrilmiştir. Kitabın yazarı 20. Yüzyılın en tanınmış Rus hatip, gazeteci, yazarı Grigory Petrov’dur. Görüşleri nedeniyle kiliseden kovulduktan sonra kendisini tamamen yazarlığa verip gazeteci ve hatip olarak kitleleri etkilemeyi sürdürmüştür. Bolşevik Devrimi gerçekleştiğinde ülkeden kaçmak zorunda kalmış, Yugoslavya Krallığı’nda geçirdiği son yıllarında pek çok eser kaleme almış ve konferanslar vermiştir. Eserleri, Sovyet döneminde ülkesi Rusya’da yasaklanmıştır ancak Bulgaristan’da ve o yıllarda yeni kurulan ülkemiz, Türkiye Cumhuriyeti’nde etkili olmuş, devrin aydınlarını etkilemiştir. Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı kitabı, Türkçe’de en çok okunan yabancı eserler arasına girmiştir. Elimdeki baskısı Koridor Yayıncılık’tan 20. Baskısı. Baskı tarihi 2007. Rusça’dan eseri çeviren ise Sübhane Mirzayeva.

Kitap, önsöz, 13 bölüm ve sonsözden oluşuyor. Bu bölümler şu şekilde: Mene Tekel Peres, Kahramanlar ve Milletler, Sonsuz Mücadele, Suomi, Snelman, Din Adamları, Yönetim, Kışla, Futbol, Ebeveynler ve Çocukları, Karokep, Köylüler, Papaz Makdonald.

Yazar ilk bölüm olan Mene Tekel Peres’de Moskova’daki Devlet Tiyatro’sunun ahşap temellerinin bina yıkılmadan aslına uygun olarak betonarme bloklarla değiştirilmesinden hareketle toplumda yapılacak sakin, zamanında ve adil yönetim metotlarının uygulanmasını işliyor.

“Düşüncesiz olmayın! …Solucanlar gibi küçük işlerinize ve kaygılarınıza gömülmeyin. Devletinizin temellerini nasıl güçlendirebilirsiniz diye düşünün!”

İkinci bölüm, Kahramanlar ve Milletler’de Carlyle ve Tolstoy’dan örnekler vererek toplumları ve onlara yön veren kişilikleri anlatıyor. Carlyle, “halk kitleleri çürümeye yüz tutmuş saman gibidir; ya yanıp kül olacak ya da gübre olacaklar. Büyük insanlar ise gökten düşen ve o samanı yakan şimşeklerdir” derken Tolstoy, “halkın içindeki hareket, gerekli güç doğunca ve brikince, kendini ileri atacak ve önünde akıntı oluşturacaktır. Kendi ortamından lider seçecek ve lider onun duygularını ve hedeflerini yerine getirecektir.” der.

Üçüncü bölüm, Sonsuz Mücadele’de bataklık ülkesi Finlandiya’yı okuyacaksınız. Finlandiyalılar “Bize taşlar ve bataklıklar düştü. Biz gocunmadan onları verimli topraklar haline getirdik.” derler. “Sokaklar geniştir, temizdir, güzel döşenmiştir. Bahçeler pırıl pırıldır. Evlerin içi konforludur. Otellerde ve istasyonlarda kusursuz temizlik, taze yemek, konfor ve genel anlamda ucuzluk vardır. Bunun yanı sıra bütün yabancıları şaşırtan bir vicdan vardır insanlarda.”

“…Ülkede çok sayıda okul olduğu gibi bir sürü de gazete var. Her şehrin kendi yerel gazetesi bulunuyor. On sekiz bin nüfusluk Viborg’da dört tane gazete çıkıyor. İkisi Fince, ikisi de İsveççe. Köydeki hemen her aile bir gazeteye abone oluyor.”

Dördüncü bölüm, Suomi’de Finlandiya tarihinden bahsediliyor. Rusya ile yapılan anlaşma ve Fin kültürü konu ediliyor. Ve bundan sonra Fin kültürünün havarisi Snelman bölümü geliyor ki bu bölüm kitabın en can alıcı bölümü.

Beşinci bölüm, Snelman arkadaşları ile Finlandiya’yı bir bataklık ülkesi olmaktan kurtarıp beyaz zambaklar ülkesi haline getiren ekibin başı, dönemin bili adamı, filozofu ve siyasetçisi Snelman’ın ünlü konuşmasını konu ediniyor.

“…Aydın olmak modaya uygun kıyafetler giymek veya kolalı yakalık ve modern şapka takmak değildir. Halk size, iyi bir ücret almanız ve akşamları sözde okuma salonlarında kağıt ve domino oynamanız için okutup terbiye vermedi.”

Altıncı bölüm, Din Adamları. Bu bölümden Snelman’ın papazlara yaptığı konuşmalar yer alıyor. Snelman, papazlara halkın üzerinden ölü toprağını temizlemelerini ve herkese canlı iradeyi sunmalarını öğütleyerek şöyle devam ediyor: “Sizin kiliseniz, sizin yansımanızdan ibarettir. Ve sizin papazlarınız da sizin yansımanızdır. Onlar sizin hamurunuzdan yapılmıştır.”

Yedinci bölümde Snelman Yönetim’den, devlet adamlarından ve memurlardan dem vuruyor. İsveçli zengin, tembel ve şımarık yetiştirilen çocukların memur olmasından, memurların mesai saatlerini dairelerde değil de çok zengin restoranlarda ve değişil eğlence yerlerinde geçirmelerini anlatıyor. Memurların görevlerine geç gelip erken çıkma alışkanlıklarını anlatıyor. Taşradan gelen vatandaşların “müdür” isimli kişilerce azarlanmasını ve “yarın gel!” azarlarını okuyacaksınız.

“…Gece hayatında şarap nehir gibi akıyordu. Etraflarında çok para verdikleri kadınlar pır dönüyordu. Böyle bir hayat yaşamak için çok paraya ihtiyaç vardı. …Eğer hükümet buna yol veriyorsa, ben de fırsatı kaçırmam!”

Sekizinci bölümde Snelman Kışla’yı konu ediniyor. Bu bölümü okuyan ve askerliğini yapmış olanlar “Aaa… Ne kadar da bizdeki uygulamalara benziyor!” diyerek şaşkınlıklarını gizleyemeyecekler.

“…Subaylar, cephe, geçit töreni ve kışla dışında başka bir şey bilmiyorlardı. Boş vakitlerini içerek, kumar oynayarak ve dans ederek geçiriyorlardı. Çoğu eğitimli değildi. Neredeyse hiçbir şey okumuyorlardı. Hepsi züppeydi. Her zaman şık üniforma ile gezerlerdi. Askerlere kaba hatta zalimce davranırlardı. Kendi tabirleriyle ‘Kışla Hayvanları’dan nefret ediyorlardı.”

“Asker kışladaki hayvan değildir. Asker, eğitmem için anavatanın bana gönderdiği küçük, yeteri kadar eğitimli olmayan kardeştir. …Subay, askerin sadece ağabeyi değildir. Subay, askerin öğretmenidir. Eğitmenidir.”

“…Kaba küfür köpek havlamasından bile beterdir. Bu akıl ve kişilik kültürsüzlüğünün belirtisidir. Eğer ki kahramanlık göstermek istiyorsanız, bunu asil ve güzel bir şekilde yapın.”

Dokuzuncu bölümde Snelman kitleleri koyun haline getiren, İngiliz ayak oyunu Futbol’u işliyor. Napolyon’u durdurmayı başaran İngilizler’e karşı ilgi artınca, zenginlerin İngilizler gibi yarışlara para harcamaya, İngiliz usulü viskiyi maden suyuyla içmeye, İngiliz tarzı takımlar giymeye ve “İngiliz usulü” saç kestirmeye başladığını anlatıyor.

“…Siz gençler, sadece Macarları değil, Almanları da, Fransızları da, İngilizleri de yenesiniz. Fakat bunu topa vurarak değil de, aklınızla, kalbinizle ve iradenizle yapınız. …Genç Finlandiya’ya deri topun arkasından koşan insanlar gerek değil. Finlandiya’nın onun halkının ekonomik, sosyal, zihinsel ve ahlaki değerlerini yönetebilecek insanlara ihtiyacı var. …Sizin göreviniz topu yükseğe ve uzağa atmak değil, halkınızı yükseklere çıkarmaktır.”

Onuncu bölümde Ebeveynler ve Çocukları ele alınmış. Bu bölümde Snelman toplumda aile ve çocuk yetiştirme üzerine bir değerlendirme yapıp güzel tespitlerde bulunuyor. Çocukları ve gençleri suçlamanın yersiz olduğunu çünkü annelerin ev işleri ile uğraşırken babaların ise gündüz memuriyet gece ise kahve ve kulüp köşelerinde kâğıt oynadığını anlatıyor. Çocuklara oyuncak ve şeker vererek baştan savmanın “Gözümün önünden çekilin de ne isterseniz onu yapın!” demek olduğunu belirtiyor.

On birinci bölümde bir zamanların katili Karokep ele alınmış. Bu bölümde bir katilin evlatlarına iyi bir baba olma sürecini okuyacaksınız. Tatlı Kralı, Yukka Yarvinen’in çocukluk arkadaşı ve bir zamanların azılı katili Karokep’in ilginç hikâyesi var. Tatlı kralın nasıl tatlı kral olduğuna dair güzel bir hikâye de var. Tatlı kralın diğer iki arkadaşının, Ukonnen ve Tomas Gulbe da işlerini nasıl ilerletip ülkelerine nasıl yararlı bir vatandaş olduklarına dair bir başarı hikâyesi var.

On ikinci bölüm Köylüler ile ilgili. Hayli uzun bölümlerden bir tanesi. Snelman, bahçe ve ormandan bahseder. Bahçe, toplumun üst tabakalarıdır. Okul hayatı ve lüks, sanatsal zevk ve sağlıklı görünüm onlara göredir. Orman halkı ise daha çok doğa hayatı yaşar der. Ama halk kitleleri canlı bahçelerdeki insanlardan farksızdır.

Snelman bu bölümde iki kitaptan bahseder: “Köy Doktorunun Anıları” ve “Köy Papazının Kısa Yazıları”. Doktorun anıları hakikaten can alıcı tecrübelerle sabittir. Şöyle ki;

“…Toprak zeminde kızıl hastalığına yakalanmış üç çocuk yatıyor. Onların yanında yeni doğum yapmış anne acılar içinde kıvranıyor. Baba da sarhoş vaziyette bir kenarda oturmuş.”

On üçüncü bölüm Papaz Makdonald’ın ‘Güneş Kitabı’ ile ilgili. Bu bölümde papaz Luka Makdonald’ın ülke çabındaki gayretine ve din/inançlar konusundaki analizlerine şahit olacaksınız. Bu bölümü okurken ülkemizdeki imamları düşünmeden edemedim. Yine bu bölümde iyi ruh ile kötü ruhun mücadelesi var. Biraz uzun da olsa okumaya değer. Zira sonunda iyiler kazanacaksa neden olmasın, değil mi?

“…Kiliselere yaşlı kadınlar dışında çok az kişi gidiyor. Kilise ayinlerine önem verilmiyor. Papazlar siyasetle ilgileniyor. Sıkça ellerinde silah, parti propagandası yapıyorlar. Ticaretle ilgileniyorlar. Ağaç ya da kiremit fabrikası işletiyorlar. Fıçılarla halka bira ve votka satıyorlar.”

Sonsöz kısmında ise kitabın neden Bulgaristan ve ülkemiz, Türkiye Cumhuriyeti’nde çok okunan olduğu açıklanmış. Çünkü kitap, Türk milleti olarak nasıl göründüğümüzü ve gelecekte nasıl olacağını anlayabilmemizi sağlıyor. Bu yüzden 1930’larda Atatürk askeri okullarda Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabının okutulmasını emrediyor. 1960’larda ise Cemal Gürsel’in yaptırdığı ankette subayların ‘en çok etkilendiği kitap’ olarak yer alıyor.

Siz de yaşam şartlarından ve ülkemizin bulunduğu kötü şartlardan şikayetçi misiniz? Devlet dairelerinden beklemekten usandınız mı, okullarda aynı kitapları okumaktan bıktınız mı, askerliği peygamber ocağı olarak görmek mi istiyorsunuz, o halde buyurun siz de bir mum yakın…

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?