Havalar soğumaya, etrafımız yılbaşı aydınlatmalarıyla ışıl ışıl olmaya başladıkça daha iyi anlıyoruz yeni yılın gelmekte olduğunu sanırım. Bir kısmımız evde sıcak battaniyelerin altına gömülerek, bir kısmımız ise soğuğa aldırmadan sokakların tadını çıkararak bekliyor 2018’i ve onunla birlikte gelecek yenilikleri.
Çoğunluğun aksine ben yeni yıl kararlarımı öğrencilikten kalma bir alışkanlıkla genelde Eylül ayında alıyorum. Gitmek istediğim yerlerin, okumak istediğim kitapların, kaçırdığım film ve dizilerin listelerini de bu ayda yapmaya başlıyorum. Yine de Aralık ayı boyunca yayınlanan ‘Yılın Enleri’ listelerini takip etmek ve elimdekileri güncellemek bana büyük bir keyif veriyor.

2017 yine hareketli bir edebiyat yılı oldu. Nobel Edebiyat Ödülü geçen seneki sansasyonel Bob Dylan seçiminden sonra bu sene Türkiye’de de okur ve eleştirmenlerin sevdiği bir isim olan Kazuo Ishiguro‘ya verildi. Man Booker Ödülü bütün kitaplarının dilimize çevrilmesini heyecanla beklediğim George Saunders‘a gitti. Pulitzer’in edebiyat alanında ise kurmaca dalının ödül sahibi Siren Yayınları’ndan da Ekim ayında yayınlanan Yeraltı Demiryolu kitabıyla Colson Whitehead oldu. Şehrin bir ucunda olmasına rağmen 36. İstanbul Kitap Fuarı metrobüs üst geçitlerinde izdihama sebep olacak kadar ilgi çekti. 742 bin ziyaretçiye ulaşmış hatta. Yayıncılık endüstrisinin en önemlisi Frankfurt Kitap Fuarı da bu sene onur konuğu olarak Fransa’yı ağırlayarak gerçekleşti, fuara 7000’i aşkın yayınevi katıldı. Yayıncılığın geleceği de bol bol konuşuldu. Elektronik kitapların ve sanal gerçekliğin yansımalarından bahsedildi. Ahmet Şık‘ın fuarda aldığı ‘Cesur Gazeteci’ ödülü ise ne yazık ki ülkemizde yeterince gündeme gelmedi.

Kişisel gündemime gelirsek de eğer Harper Collins’in 200. yıl kutlamaları için yapılanları çok severek takip ettim. Gerek kendi sitelerinde yazarlarının, gerekse sosyal medyada okuyucuların #whyiwrite #whyiread etiketleriyle yazdıklarını olabildiğince takip etmeye çalıştım. Ursula K. Le Guin‘in cevabına bayıldım. K24‘ün dosyalarını, Manifold‘u, Oggito‘nun edebiyat haberlerini, Medyascope’taki Kitapscope ve Felsefe/Edebiyat kanallarını, Açık Radyo‘nun edebiyat konuşulan programlarını gündelik rutinime dahil ettim. Twitter’da çok güzel akademisyen ve okur hesapları takip ettim. Vasat çay edebiyatına yaslanan “edebiyat” dergileriyle ilgili şakalara her seferinde çok güldüm. Bu sene okuduğum romanlardan Çember‘in, Kara Kule‘nin, O‘nun ve Doğu Ekspresi’nde Cinayet‘in sinema uyarlamalarını izledim. Kimini sevdim, kiminden nefret ettim. Idefix, Sabit Fikir gibi sitelerin hazırladığı “2017’nin Öne Çıkan Kitapları” listelerini hatmettim, arkadaşlarımla tartıştım. Paul Auster‘ın 4 3 2 1‘inin çıkmasıyla kendimden geçtim ama hâlâ başlamaya cesaret edemedim. Son dönemlerdeki hareketleriyle hayran olduğum Monokl, Siren, Jaguar, Kafka gibi yayınevlerini bütün platformlardan övdüm, herkese önerdim. Hele Monokl’dan Yapraklar Evi‘nin Ocak ayında çıkacağı müjdesi gelince biraz abarttım. Göstergebilime merak sardım ama pek beceremedim, yeterli yetkinliğe erişince tekrar denerim deyip vazgeçtim. Bu sene fark ettim ki çoğunlukla çeviri kitaplar okumuşum, Türk Edebiyatı’na da tekrar önem verme kararı aldım. Latife Tekin‘le başladım bile.

Gelgelelim bu sene okuduklarımdan hangilerine bayıldım? İşte 2017 Favorileri Güncem…

1. Amerikana – Chimamanda Ngozi Adichie

Irk, kendini keşfediş, evi terk ediş ve eve dönüş konularıyla beraber bir aşk hikayesi okuyoruz Amerikana‘da. Boyut olarak göz korkutucu olsa da insan Ifemelu’nun hikayesine kendini çok kolay kaptırıyor. Genç bir kızın gündelik hayatı üzerinden önce Nijerya’da toplum ve siyaset hakkında ince saptamalarda bulunan Adichie, daha sonra yeni  bir ülkede başlangıç yapmanın, göçmen olmanın zorluklarını gösteriyor bize. Katman katman açılan romanın merkezinde Ifemelu ve Obinze’nin farklı yıllara ve coğrafyalara yayılan aşkı, ırk kavramı ve Ifemelu’nun Amerika’daki hayatını belli bir düzene oturtmasının ardından açtığı blog var. Yazar, özellikle saç üzerinden ırk yaklaşımı, Afrika kültürlerinin farklılıkları ve bunun kıta dışındaki insanlarca görmezden gelinmesi, Amerika’daki politik doğruculuk gibi konularda yaptığı tespitleriyle beni sık sık düşünmeye sevk etti. Feminist ve toplumsal cinsiyetle ilgili metinlere ilgimin arttığı bu dönemde beni çok tatmin eden bir kitap oldu.

 

2. Sessizlik ve Gürültü – Nihad Sîris

Yasaklı yazar Suriyeli Nihad Sîris, baş kahramanı Fethi Şiyn ile bizi otorite tarafından ele geçirilmiş, isimsiz bir Orta Doğu ülkesine götürüp, gürültünün tam ortasına bırakıyor. Sindirilmeyi ve sokakları ele geçiren yürüyüşlere katılmayı reddeden yazar Şiyn Lider’i övmek için hazırlanan bir şiir ve öykü yarışmasına katılmayı da kabul etmeyince yönetim tarafından hain ilan ediliyor. O sistemden uzak durmaya, evinin serinliğinde kalmaya çalıştıkça da korkutulmaya yıldırılmaya çalışılıyor, kendinden utanması isteniyor. Her ne kadar distopyaymış gibi dursa da bu coğrafya insanları için gerçekliğe daha yakın Sessizlik ve Gürültü. Şiyn’e yapılan tehditler, gürültü ve sessizlik arasında seçime zorlanması da bir o kadar tanıdık. Kapak tasarımı ve çevirisini de çok sevdiğim kitap havanın bunaltısını ve sıcağını tenimde, sokaklardaki gürültüyü ise şakaklarımda hissetmemi sağlayacak kadar güçlü bir anlatıma sahip.

 

3. Kibritleri Çok Seven Küçük Kız – Gaetan Soucy

Kendisi küçük, yükü ağır bir kitap olduğunu söylemem lazım öncelikle Kibritleri Çok Seven Küçük Kız‘ın: “Kardeşimle ben kainatla baş etmek zorunda kaldık, çünkü baba bir sabah, daha gün ağarmadan, ruhunu sessizce teslim etti.” cümlesiyle başlayan roman baskıcı bir babaya sahip, dış dünyadan izole iki kardeşin cenaze işleri için hayatla ve insanlarla yüzleşmelerini anlatıyor. Kardeşlerden birinin bakış açısından, birinci tekil şahısla yapılan anlatımda bu izole hayatın ve gelişememiş dilin izlerini sürebiliyoruz. Bu durum başlarda okur olarak anlamamı zorlaştırıp tereddüt etmeme sebep olsa da kısa sürede müthiş bir dil kullanımına ve çeviriye şahit olduğumu anladım.

 

4. İçimde Büyüyen Dünya – Mary Costello

Arka kapağındaki J. M. Coetzee övgüsü (İtiraf: Evet, bazen kapaklardaki övgülerden etkileniyorum) ve İrlanda edebiyatına ait yeterince kitap okumamış olduğum için aldım bu romanı. Brooklyn filminden de hakim olduğum İrlanda’dan Amerika’ya göçü bu sefer içine kapanık, sessiz bir karakter olan Tess’le yaşıyoruz. Belki büyük bir olay örgüsü, birbirinden özel kahramanları yok bu kitabın ama satır aralarında sıradan bir hayatın sahip olduğu kalp kırıklıkları, yalnızlık, mücadele ve beklenmedik anda gelen sürprizler var. Tek başına Tess, bir hayatı sürdürmenin sahip olduğu bütün yükleri gösteriyor bize, parçalanıp yok olmasını beklediğimiz anlarda nasıl tekrar hayata sarılabildiğini anlatıyor. Kesinlikle zaman ayırmaya değer!

 

5. Damızlık Kızın Öyküsü – Margaret Atwood

Nereden başlasam, ne yazsam bu kitap hakkında… Okurken yaşadığım korkuyu, tiksintiyi nasıl anlatsam…

Geleceğin Amerika’sında hava kirliliği, küresel ısınma, radyasyon ve çeşitli hastalıklar sonrasında doğurganlığın çok azalmasıyla her eyalet kendi çözümünü bulmaya çalışıyor. Gilead’da dinci ve ataerkil bir yönetimin başa gelmesiyle ise hayat çok kısa bir sürede değişiyor. Kadınlar arasında oluşturulan bir sınıf sistemiyle, toplum içinde yerleri keskin bir şekilde belirlenip bütün hareketleri kısıtlanıyor. Gerçek adı June elinden alınıp emrine sunulduğu komutanın adıyla anılan Fredinki’nin bakış açısından okuyoruz Gilead’ın geçmişini ve şimdiki zamanını. Tüm tekinsiz havasıyla, oluşturulan sistemi ve korkunçluğuyla feminist bir distopya Damızlık Kızın Öyküsü. Bir o kadar da mümkün bir gelecek. Karakterlerinin pasifliği, acımasızlığı, başkaldırısı ve yer yer umut dolu olması, böyle ağır koşulların nasıl da insan hayatında normal bir hale gelebildiği beni en çok etkileyen noktalar oldu. Okurken kendimi Fredinki’nin yerine koymak bile çok büyük cesaret gerektiriyordu. İşte edebiyatın gücünü her hücrenizde hissedebileceğiniz bir kitap.

Kitap böylesine yorucu ve yıpratıcıyken, bitirdikten sonra birkaç gün ara verip diziye başladım. Sizi bilemem ama ben günde 2 bölümden fazla izleyemeyecek kadar çok gerildim ve etkilendim. Kitaptan daha rahat bir kurguyla ilerlemesine ve daha çok umut barındırmasına rağmen hem de.

 

6. Jane Austen ve Adab-ı Muaşeret – Özgür Çiçek, Irmak Ertuna Howison

Bu sene okuduğum kurgudışı sayılı kitaplardan biri bu. Söylemem gerekir ki bir Jane Austen yazını hayranı olarak kapağını gördüğümde biraz garipsesem de “İçindekiler” bölümüne baktığım anda kendimi kasada buldum. “Dünyanın en tehlikeli mahluku: Okuyan kadın“, “Yarım bir kadından annelik üzerine notlar“, “Darcy’nin Elli Tonu: Jane Austen cinsellikten ne anlar?” gibi bölüm başlıklarıyla beni kendine çeken kitap gerçekten de İngiltere’nin Regency döneminden günümüzün popüler kültürüne değin geniş bir skalada samimi bir dille Jane Austen’ı ve romanlarını ele alıyordu. Gurur ve Önyargı‘nın 200. yıldönümünü kutlamak adına Açık Radyo’da Austen hakkında konuşmaya başlayan yazarlarımız bu konuşmaları 2017’de Austen’ın 200. ölüm yıldönümüne denk gelecek şekilde kitaplaştırmış. Benim gibi fanlar için okuması çok keyifli ve kitaplığa mutlaka eklenmesi gereken bir eser. Kim derdi ki bizim Jane Austen’i, Yaprak Dökümü Ali Rıza Bey ve Mr. Grey ile aynı kitapta görecegiz!

 

7. Yaşamak – Yu Hua

Giriş kısmında da bahsettiğim gibi Jaguar Yayınları’nı ve çıkardığı romanları büyük bir beğeniyle takip ediyorum bir süredir. Yaşamak‘ı da kitapçıda gördüğümde hakkında bir şey bilmememe rağmen aldım. Böyle az bir beklentiyle alınan bir kitap nasıl birden, değil 2017’nin hayatımın favori kitaplarından biri oldu? Fugui’nin yükseliş ve alçalışlarla dolu, oldukça hızlı ilerleyen, hem sadeliği hem ihtişamıyla büyüleyen hayatı ve onu anlatışı sayesinde… Tek bir kelimeyle bu romanın hissini ifade etmek istersem sanırım o “naif” olurdu. Arka kapaktan çok sevdiğim bir alıntı geliyor: “Basit bir anlatım güçlü bir anlatı doğurur: Sabanın toprakta bıraktığı izlere benzer kağıt üzerinde sıralar. Yaşamın her şeyi kapsaması gibi, Yaşamak da hayatı olduğu gibi kucaklar. Doğumları ve ölümleri, mutsuzlukları ve umutlarıyla…

 

8. İkna Ulusu – George Saunders

Bu senenin Man Booker ödüllü yazarı George Saunders’ın İkna Ulusu kitabı, 2017 favorilerimde yer alan tek öykü kitabı ama özel bir deneyim olduğu kesin. 4 bölüme ayrılmış 12 öyküyle Saunders günümüz toplumunun ne kadar uç noktalara gidebileceğini, ulaştığı bu uçurum kenarlarında ne kadar yanlış kararlar verebileceğini anlatıyor. Yazarın eleştirel bakış açısı ve zengin hayalgücüyle her biri çarpıcı (kimi zaman absürd) öyküler ortaya çıkıyor. Black Mirror hissiyatının bol mizah ve iğnelemeyle buluştuğunu düşünün. Benim en sevdiğim öykü, kitabın açılışını da yapan ürpertici ama çok komik KONUŞABİLİYORUM™ oldu.

9. Ferit Edgü – Yazmak Eylemi

Katıldığım bir Yaratıcı Okurluk atölyesinde Raymond Queneau’nun “Biçem Araştırmaları” kitabından bahsetmiştik. Bach’ın Füg Sanatı’nın çalındığı bir konser, basit bir motiften yola çıkarak sonsuz sayıda çeşitleme yapılabileceği yönünde Queneau’ya ilham verince, sıradan bir hikâyenin (sıkışık bir otobüste atışan iki adam) 99 değişik biçimde anlatıldığı bu kitap ortaya çıkmış. Öyle ki Ferit Edgü de bu kitabı çevirmeye çalışırken yaptığı işin beyhude olduğunu, bu eserin yalnızca Fransızca dili ve bu dilin olanakları çerçevesinde özel olduğunu anlayınca vazgeçmiş, “Yazmak Eylemi“ni yazmış. Bir üslup sevdalısı olarak bendenizi çok heyecanlandıran bu kitapta, Queneau’nunkinden farklı olarak toplumsal/siyasal bir hikâyenin üzerinden gidilmiş: 14 Şubat 1980’de devrimci bir eylem sonucu kepenklerin açılmaması. Edgü yarattığı 101 çeşitlemeyle bize Türkçe’nin imkanlarını ve zenginliğini her üslup denemesinde bir kez daha ispatlıyor.

 

10. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği – Milan Kundera

Denk geldiniz mi bilmiyorum, geçtiğimiz hafta Twitter’da ünlü bir oyuncunun klasiklerden Beyaz Diş‘i okurkenki fotoğrafı bir kullanıcı tarafından bu kitabı okumaya geç kaldığı gerekçesiyle eleştirildi. Sonrasında da klasikleri veya herhangi bir kitabı okumaya geç kalınmasının söz konusu olup olmadığı tartışıldı. Ben Kundera’yla geçtiğimiz ay tanıştım, günlük dile kadar sızmış “varolmanın dayanılmaz hafifliği” öbeğiyle yazarın aslında ne kastettiğini öğrendim. Meğer hiç de geç kalmamışım, aksine çok doğru zamanmış.

Romana baktığımızda dört ana karakterimiz var: Kendi prensiplerine bağlı Doktor Tomas, Tomas’a derinden bağlı Tereza, özgürlüğüne düşkün ressam Sabrina ve Sabrina’ya âşık akademisyen Franz. Onların yaşadıkları, düşündükleri, hissetikleri arasında dönemin atmosferine uygun bir şekilde ilerlerken düşünsel boyutta okuru zorlayan ve bu yönüyle çok keyiflendiren bir anlatımla karşı karşıyız. Daha ilk sayfalardan yüklerin en ağırının aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetli doyumun imgesi olduğunu söyleyen Kundera, kitap boyunca okuru düşünmeye, sorgulamaya zorluyor. Özellikle karşıtlıklardan bahsedilen paragrafları, Tomas’ın “Es muss sein!” (Olmalı!) yaklaşımı, Küçük “Yanlış Anlaşılan Sözcükler” Sözlüğü ve Karenin’in Gülümseyişi bölümleriyle beni etkiledi yazar. Birkaç sene sonra tekrar okumak isteyeceğim kitaplardan oldu bile.

 

11. Middlesex – Jeffrey Eugenides

Bambaşka bir roman Middlesex. Daha kitabın ilk sayfalarında öğreniyoruz ki anlatıcımız bozuk bir gen. Bu genin doğuşunu ve kuşaklarla aktarılmasını anlatırken de tabii ki farklı jenerasyonlar, dönemler, kıtalar, karakterler söz konusu. Bursa’da yaşayan iki Rum Desdemona ve Lefty ile başlayan hikaye onların Amerika’ya göçü ve ayak uydurma çabalarıyla gelişiyor, sonrasında onların çocuğu Milton ve kuzeni Tess ile de Büyük Depresyon’un, II. Dünya Savaşı’nın etkilerine, dönemin Detroit’ine şahit oluyoruz. Tüm bu olaylar sonucunda, anlatıcımız bozuk gen Calliope’nin doğumunda ortaya çıkıyor. Calliope’nin ergenlik döneminde fark edilen çift cinsiyetliliği sonrası ise onu zorlayan “Ben kimim?” sorusuna cevap arayışı belki de kitabın en vurucu yanı. Ülkemizde yeterince konuşulmamış; ancak 2003 yılında Pulitzer Ödülü kazanan roman bütün karakterleri ve onların mücadeleleriyle sıra dışı ve çok özel bence.

 

12.  Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın – J. Tanizaki

Tanizaki’nin ismi uzun süredir listelerimde yer alıyordu, ama bir türlü okuma fırsatı bulamıyordum. Kendisinin yazınına giriş yapmak için bu kitabı seçtim. Bir adam, iki kadın ve bir kedi çevresinde gelişen 100 sayfalık novella bize Japon aile yapısını, küçük hesapları, olgunlaşamamış bir adamı ve onunla uğraşmak zorunda kalan kadınları sade ve zarif bir dille anlatıyor. Lili kitapta o kadar güzel bir yere sahip ki “kedi insanlarını” büyüleyeceğine eminim.

 

13. Kavgam Cilt 1 – Karl Ove Knausgaard

Bütün dünyada fırtınalar kopartan Kavgam‘ı bu sene okumaya başlayabildim ancak. Sıradan bir hayatı, sahip olduğu bütün unsurlarıyla ve gündelik detaylarıyla karşımıza çıkarıyor kitap. Otobiyografik olarak değerlendirilse de ne kadarının kurgu ne kadarının gerçek olduğu hakkında kafada soru işaretleri bırakan, yer yer hayat, ölüm, sanat, ikili ilişkiler vb. konulardaki tespitleri ile de denemeye yaklaşan kararsız, melez bir tür belki de bu. Yorumlarında bahsedildiği kadar sarsıcı ve canlı olmasını sağlayan şey ise hayatın akışını, çocukluktan kalma dertleri, herkes için geçerli olan endişeleri, zaferleri, mahrem anları dürüst bir şekilde anlatması sanırım. Knausgaard zaman zaman kızdırsa da insanı kendine ve yazım gücüne hayran bıraktığı kesin. Bir de fazla yakışıklı, kuzeyli yazar kafa karıştırıyormuş bende neyse. Alın, okuyun, edebiyatın farklı bir yanıyla tanışın.

 

14. Adınla Çağır Beni – Andre Aciman

Eleştirmenlerden tam not alan, şimdiden ödüllere adaylıklarıyla öne çıkan Adınla Çağır Beni (Call Me by Your Name) filminin Filmekimi’ndeki gösterimlerine bilet bulamamam ve ülkemizde de vizyona girmediği için (Ne ilginçtir ki!) izleyememem skandalı sonrası kitabına yöneldim. Şansıma ben okumaya başladıktan sonraki gün soundtrack albümü yayınlandı. Albümden özellikle Mystery of Love‘ı tekrara alarak okudum kitabı. Entelektüel bir çevrede büyümüş, yaşına göre olgun Elio’nun, Kuzey İtalya’da ailesiyle birlikte kaldığı yazlık eve babasının misafiri olarak gelen Oliver’a karşı gelişen hisleriyle beraber kendini tanımaya başlamasını okuyoruz. Queer aşklara ait anlatılarda hep tereddütlerin izini süreriz, Elio için de aynısı geçerli. Oliver’ı uzaktan izliyor, eşyalarını karıştırıyor, küçük detaylardan büyük anlamlar çıkarmaya çalışıyor. Her ne kadar çeviri yer yer beni de rahatsız etse karakterler arasındaki elle tutulacak kadar somut çekimi, saf tutkuyu, İtalya’da yazı, mutluluğu ve kalp kırıklığını okura böylesine hissetirebilen bir roman nasıl yılın favorilerine girmesin ki? Hele o son bölüm…

15. Yeraltı Demiryolu  – Colson Whitehead

1800lerin başında Amerika’nın güneyinde, Georgia eyaletinde bir çiftlikteyiz, ana karakterimiz Cora burda köle olarak doğmuş. Annesi Mabel çiftlikten kaçıp da bulunamamış tek köle; ama kızını geride bırakmış. Cora bu yüzden çiftlikteki diğer köleler tarafından da dışlanmış, sürgün edilmiş durumda. Caesar’ın ona kaçmayı teklif etmesiyle birlikte, bir gece kölelik karşıtlarının inşaa ettiği yeraltı demiryoluna ulaşmak üzere yola çıkıyorlar. Cora’nın ulaştığı eyaletlerde yaşadığı mutluluk ve özgürlük yanılsamaları ya da karşılaştığı saf nefret ile düşündürücü yönü, peşindeki köle avcısıyla mücadelesiyle de aksiyon yönü beni oldukça tatmin eden bir roman oldu. Günümüzün “rüya” şehri, Amerika’nın şiddet geçmişini de böylesine çarpıcı bir şekilde yüzümüze vuran kitabın 2017 Pulitzer ödülünü almasına şaşırmamalı.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?