Saraybosna’nın adı geçtiği zaman yüzümde hep bir hüzün ifadesi olur-du, ta ki gidip de ne kadar güzel bir şehir olduğunu görene kadar. Yaşadıkları acı günleri size hatırlatan izler, heykeller her yerde var. Ama bu güzel şehri sadece savaşla anmak ona haksızlık olur. 

Fotoğraf: Unsplash / ADEV

Saraybosna, Bosna Hersek

1992-1995 yılları arasında 1400 gün süren ve çağdaş Avrupa tarihindeki en uzun kuşatmayı yaşayan bir şehir burası. 22 Temmuz 1993 tarihinde 3700 bomba atılmış, savaş sonunda 11 bin kişi hayatını kaybetmiş. Yaşanılan acıyı bir parkın içindeki mezar taşları bile hatırlatıyor size ama içinizi karartan bir şehir kesinlikle değil! Osmanlı İmparatorluğu’nun 400 yıllık hakimiyeti sırasında şehir haline gelen Saraybosna; Müslüman Boşnaklara, Katolik Hırvatlara, Ortodoks Sırplara ve İspanya’dan sürgün edilmiş Sefarad Yahudi toplumlarına ev sahipliği yapan çok dinli bir şehir olduğu için “Avrupa’nın Kudüs’ü” olarak da anılıyor.

Saraybosna’ya Ulaşım

Bosna Hersek’e gitmek için vizeye gerek yok, pasaportunuzu almanız ve çıkış harcınızı yatırmanız yeterli. Pasaport kontrolünde sorulabilir dendiği için otel rezervasyonlarını ve dönüş bileti çıktılarını almakta yarar var. Havaalanındaki başta olmak üzere tüm döviz büroları Türk Lirasını Kovertibl Mark’a (KM: 3 TL) çeviriyor, başka bir döviz taşımanıza gerek yok. Ayrıca Ziraat Bankası ATM’lerinden KM çekebilirsiniz. Havaalanından şehir merkezine otobüsler var; ancak saatlerini gösteren bir çizelge yok. Uçuş saatlerine göre ayarlanıyormuş, danışma bilgi veriyor. Bileti otobüsün içinden alabiliyorsunuz (tek yön 5/ gidiş dönüş 8 KM) Saraybosna seyahatinizde kendinizi ara ara 80’lerde hissedebilirsiniz hazır olun, otobüs şoförünün dönüş biletini kağıda yazarak size vermesi bu anlardan biri olacak.

Saraybosna’da Gezilecek Yerler

Biz otel olarak Başçarşı’daki Hotel Corner’ı tercih ettik ve çok memnun kaldık. Yeri çok merkezi olan otel iki Türk tarafından işletiliyor, onlar da size çok yardımcı oluyorlar. Otele yerleştikten sonra kendimizi şehrin kalbine, Başçarşı Meydanı’na attık. Meydanı çevreleyen tarihi camileriyle, ortadaki çeşmesiyle, dışarı atılmış tabureli mekanlarıyla, güvercinleriyle kendinizi bir Osmanlı şehrinde hissediyorsunuz. Güvenli olmadığına dair yorumlar beni korkutmuştu ama İstanbul’da yaşayabiliyorsanız korkmanızı gerektirecek hiçbir şey yok.

Karnımızı doyurmak için meşhur cevapi köftesini yedik. Köfteciler genelde aynı ama biz meydanı görmesi sebebiyle Hodzic’i tercih ettik. 10 adet köfte soğanla ve pideyle servis ediliyor (7 KM), yanına mutlaka kaymak da sipariş edin (1 KM). Sonra Başçarşı sokaklarında kaybolduk, bakırcılar, halıcılar, kuyumcular, hediyelik eşyacılar… Dar sokaklarda, bize hiç yabancı gelmeyen ama gezmesi de çok keyifli dükkanlar var. “Bir Osmanlı şehri nasıl olur?” sorusunun cevabını gördüğümüz Başçarşı yıllarca ticaretin merkezi olmuş. 20 yıl boyunca Bosna Sancak Beyliği yapmış olan Gazi Hüsrev Bey şehre bugünkü kimliğini kazandırmış. Başçarşı’da gördüğümüz Gazi Hüsrev Bey Camii de 1531’de inşa edilmiş ve şehirdeki en önemli İslami yapı. Meydandaki diğer cami ise Başçarşı Camisi, gül bahçesi ve ezanın mikrofonsuz okunması ile biliniyor. Yine çarşıda dolanırken gördüğümüz Brusa Bedesteni, Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı Rüstem Paşa tarafından 1551 yılında yaptırılan ve Bursa’dan gelen ipeklerin satıldığı tarihi bir yapı.

Kahve molası için Morica Han’da durduk, birer duble Türk kahvesi söyledik. Tarihi çınarların altında daha ilk saatlerde bile bu şehri çok sevdiğimizi konuştuk.

Ferhadiye Caddesi‘ne geldiğimizde bir anda mimarinin değiştiğini fark ettik çünkü şehrin Hristiyan tarafı başlıyordu. Kutsal Kalp Katedrali (1889), içindeki dev satranç tahtasıyla Trg Oslobodenja (Kurtuluş Meydanı) ve şehrin en büyük Ortodoks kilisesi Saborna Crkva (1868) caddenin başında bizi karşıladı. Az önce geride bıraktığımız Osmanlı şehrinden Avrupa’ya ışınlanmış gibi olduk. Ünlü markaların mağazalarının olduğu hareketli Ferhadiye Caddesi, Sonsuz Ateş‘e (Marsala Tita) kadar devam ediyor. Şehrin 2. Dünya Savaşı’ndan kurtuluşunun anısına 1945’te yakılan ateş -bir sarhoşun girişimini saymazsak- hiç sönmemiş. Devam ettiğimizde gördüğümüz Veliki Park zaten yeşil olan Saraybosna’ya ayrı bir güzellik katmış.

Kitabıma aldığım notlar ise can acıtıcı: Savaş zamanında Bosnalılar buradaki ağaçları kesmek zorunda kalmış. Ayrıca Sırp askerlerinin yakaladığı Ramo’nun, askerlerden saklanan oğluna silah zoruyla seslenmesini (ve tabi çaresizliğini) ölümsüzleştiren heykel de burada. Parkın önündeki yolda “Saraybosna Gülü” denilen çukurlardan birini gördük; düşen bombaların yarattığı çukurlar kırmızıya boyanmış ve etrafı çevrilmiş. Ürpermemek imkansız.

Şehre dönerken Miljacka nehrinin kenarını tercih ettik çünkü meşhur Latin Köprüsü burada. 1. Dünya Savaşı’nın başlamasın sebep olan suikast burada gerçekleşmiş, Avusturya Maceristan veliahdı Franz Ferdinand ve eşi bu köprüde bir Sırp tarafından öldürülmüş. Kendi küçük şanı büyük bu köprüye, Osmanlı mahallesi olan Başçarşı ile şehrin Avusturya Macaristan etkilerini gördüğümüz Bistrik mahallesini birleştirdiği için Latin Köprüsü denmiş.

Burada köle ticaretinin ve idamların gerçekleştiği At Meydanı‘nı, Fatih Sultan Mehmet adına yaptırılan Hünkar Cami‘ni, Saint Anthony Kilisesi‘ni gezdik. Bizim Bira Müzesi’ni gezmeye fırsatımız kalmadı ama gece giriş tarafındaki Pivnica HS‘de canlı müzik vardı, oraya uğradık. Kuru et tabağı (5KM), yerel bira (5KM) veya şarabı (6KM) denemek isterseniz tavsiye ederim. Geceleri hareketli olan bir diğer yer de Zelenih Beretki Sokağı, buradaki Tesla Pub, City Pub rahatça vakit geçirilebilecek yerler.

Ertesi gün kahvaltı sonrası kahve için Kovaci’deki Ministry of Cefj‘i tercih ettik. Karşı dükkandan bakır dövme sesleri gelirken, sedirin üzerinde V60 içerken ve “iyi ki gelmişiz” muhabbetini yapıp güzel Sarayosna’ya veda ettik. Eşyalarımızı alıp tren istasyonuna gittik ve Mostar’a biletimizi aldık (tek yön 12 KM) bilginiz olsun gişelerden sadece aynı günün biletlerini satıyorlar, başka bir tarihe alamıyorsunuz. Zaten bu bileti de elle dolduruyorlar (Merhaba 80’ler!). Neyse ki trenler gayet güzel, konforlu. İki saat boyunca dağların arasından, ormanın içinden, nehir kenarlarından geçtik, Saraybosna-Mostar arası en güzel manzaralı tren rotalarından biriymiş gerçekten!

Mostar

Mostar, Saraybosna’ya göre tam bir sayfiye mekanı. Otel imkanı sınırlı, bu yüzden şehir merkezinde Apartments Centrum’dan bir oda kiraladık. Ufak dükkanlar, taş yollar sizi Neretva Nehri’ne ve o güzelim Mostar Köprüsü‘ne çıkarıyor. Üzerinden atlayanları bildiğim için daha alçak sanıyordum ama gidince gördüm ki 24 metre yükseklikten o daracık yere atlamak gerçekten cesaret gerektiriyor! Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından 1556 yılında yapılan köprü, Osmanlı’nın imzası olması için hilal şeklinde ve Allah’ın isimlerine ithafen 99 basamaklı. 427 yıl şehrin Müslüman ve Hırvat kesmini birleştiren köprü maalesef 1993’te tamamen yıkıldı -Mostar Köprüsü çökmüş, Neretva ne kadar üzgün kim bilir!- Yedi yıllık çalışma sonrasında aslına uygun taşlarla ve mimariyle yeniden yükselmiş ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmiş. Yemek için mekan çok, biz Neretva’nın kenarındaki Restoran Labirint‘i akşam yemeği için, Restaurant Europa‘yı da kahvaltı için tercih ettik. Epey ufak bir yer olduğu için bir gün size fazlasıyla yeter. Dönüş tren saati uymadığı için bu sefer otobüsle Saraybosna’ya döndük (21 KM). Otobüs yolculuğu da en az tren kadar güzeldi, manzarayı izlemekten yolun nasıl bittiğini anlamadık.

İlber Ortaylı “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” kitabında, hayattan bunalan insanların Bosna’ya gitmesini tavsiye etmişti. Dediği kadar varmış, doğasıyla, havasıyla, tarihiyle, yemekleriyle bizi çok güzel ağırladı; söz verdim kendisine tekrar geleceğim.

İlginizi çekebilir: Burcu B.’den Sarajevo Rehberi

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN