Viyana’nın dünya modernizminin atan kalbi olduğu ve dünyanın romantizmden modernizme geçişine can verdiği bir tarihsel periyodu anlatan çok kapsamlı sanatsal ve kültürel bir etkinlik olan Viyana 1900 Sergisi’nden notlarım…

Fotoğraf: leopoldmuseum.org

Franz-Joseph, 600 yıldan fazla Avrupa’da hüküm süren Habsburg Hanedanı’nın son üyesi olarak 1848’de, henüz 18 yaşındayken tahta çıktığında sadece kendi imparatorluğu Avusturya-Macaristan değil, tüm Avrupa 1848 Devrimi’nin etkilerini yaşıyordu ve önündeki yıllarda yaşanacak büyük değişikliklerden haberdar değildi. Bu yıllar Avrupa’nın etnik açıdan en karmaşık imparatorluğu olan Avusturya-Macaristan’ın ve onu yöneten Habsburgların politik açıdan güç kaybetmesine, içsel karışıklıklar sonucu Kuzey İtalya ve Balkanlar’da önemli toprak ve güç kaybına tanıklık ederken bir taraftan da şehircilik, ekonomi, endüstri ve ticaret, mimarlık, kültür ve sanat alanlarında büyük bir dönüşümü ve gelişimini yaşadı. Bir paradoks olarak Habsburg Hanedanı’nın ve imparatorluğun çöküş dönemi kültür, sanat ve ekonomi alanlarında bir altın çağa tanıklık ediyordu. Viyana, imparatorluğun başkenti olarak bu altın çağın merkezi ve itici gücüydü; sadece Avusturya-Macaristan’ın değil, tüm Avrupa’nın modernleşmesinin öncüsüydü. Adam Philips’in deyişiyle ‘Viyana modernizm fırtınasının kalbiydi’. Leopold Müzesi’nde 16 Mart 2019’da başlayan Wien 1900 Aufbuch in der Modern (Viyana 1900: Modernizmin Doğuşu) başlıklı görkemli sergi de işte bu altın çağa adanmış; Viyana’nın dünya modernizminin atan kalbi olduğu ve dünyanın romantizmden modernizme geçişine can verdiği bir tarihsel periyodu anlatan çok kapsamlı sanatsal ve kültürel bir etkinlik.

Viyana 1900 Sergisi

Fotoğraf: leopoldmuseum.org

Tamamını derinlemesine gezmem 1,5 gün süren sergi anlattığı dönemin görkemi ve önemi ötesinde derinliği, detaylara verdiği önem ve neredeyse mükemmel bir küratörlük başarısı ile çok önemli bir kültür ve sanat olayı haline geliyor. Sadece görsel değil, ilgili dönemi açıklayan önemli bestecilerin (Schoenberg, Brahms, Mahler, Bruckner) yapıtlardan örnekleri de sunarak işitsel bir deneyim sunan sergi, ziyaretçisinde etkisi uzun sürecek izlenimler bırakıyor.

Kısa bir yazının konusu olmanın çok ötesindeki içeriği sergiyi anlatmayı zor kılıyor ancak bu yazıda sergiden izlenimlerimi ve önemli bulduğum bazı notları paylaşmak istiyorum:

 ‘‘Viyana Moderni’’nin Öncüleri

19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Habsburg Hanedanı’nın yorgun ve yaşlı imparatorluğu politik karışıklıkların gölgesinde yaşam mücadelesi verirken emperyal başkent Viyana dünyanın yaratıcılık ve yenilik merkezlerinde biri olmuştu. Bir başka deyişle Viyana 1890’lardan Büyük Savaş’a (I. Dünya Savaşı) kadarki yaklaşık çeyrek asırlık dönemde dünyanın modernlik başkentiydi. Dünyadaki yeniliklerin büyük bölümünü yönlendiriyor ve şekillendiriyordu. Freud’tan Wittgenstein’a, Weininger’e; Klimt’ten Schiele’ye, Hevesi’ye, Loos’a, Wagner’e; Mahler’den, Schoenberg’e, Berg’e; Mach’tan Landsteiner’e ve Schrödinger’e; Zweig’tan Schnitzler’e, Emile Flöge’den Likarz-Strauss’a bilimden felsefeye, sanattan tasarıma ve modaya Viyana entellektüel tarihinin doruk noktasını yaşıyordu. Resimde, müzikte ve bilimde Viyana dünyadaki yenilikleri tanımlıyordu: resimde romantizmden sembolizme ve ekpresyonizme geçiş, kuantim fiziği, ses fiziği, psikanaliz, dil felsefesi, atonal müzik, anti-semitizm ve siyonizm bu dönemde şehrin nasıl farklı alanlarda nasıl farklı görüşleri dünya düşünce ve entellektüel tarihine armağan ettiğini ve dünyaya tanıttığını gösteriyordu.

1900ler’in başında şehrin her bir yanına yayılmış kafelerden yenilikçi ve yaratıcı fikirler fışkırıyordu adeta. Avusturya tarihinin belki de en tartışmalı siyasetçisi olan, anti-semitizmin en önde gelen politik ve düşünsel destekçilerinden, Germen Milliyetçiliği hakkındaki görüşleri Hitler ve Nazizm’in düşünsel bağlamına ilham vermiş Karl Lueger, 1893-1910 arasındaki belediye başkanlığı döneminde sonraki dönemlerde çağdaş belediyeciliğe ilham veren pek çok önemli uygulamaya imza atıyor ve Viyana’yı şehircilik alanında da yenilikçiliğin ve modernliğin merkezi haline getiriyordu. Kamu ulaşımının yaygınlaştırılması ve bir belediye hizmeti haline getirilmesi, artan göç karşısında su, gaz ve elektrik hizmetlerinin birer kamu hizmeti haline getirilmesi, dul ve yetimlere kamu yardımlarının yapılması, ihtiyaç sahibi toplum kesimlerine sağlık bakımının sağlanması ile Viyana çevresindeki ormanların ve yeşil arazilerin koruma altına alınması Lueger’in Viyanası’nı modern şehirciliğin merkezi ve Avrupa’nın en yaşanılır metropolü yapıyordu.

Viyana Dekadansı

19.yy sonu, 20.yy başında Viyana paradoksların ve dekadansın şehriydi. Ekonomik yapı, imparatorluğun farklı yerlerinden yoğun bir göçün de etkisiyle, zengin ve fakir arasındaki uçurumu arttırmıştı. Viyana bu kozmopolit yapısı nedeniyle sınıfsal ve etnik tartışmaların merkezi konumuna gelmişti. Feminist hareketler cinsiyet tartışmalarını körüklüyordu. Populist politikalar anti-semitizmi ve anti-semitizm de Siyonizm’i doğurdu. Fin-de-Siecle Viyanası’ndan insan manzaralarını aktardığı Roman Vin’i (Viyana’da Aşk) romanında David Vogel romanının kahramanlarından, aristokrat sınıftan bunalımlı bir subay olan Felix von Bronkof ağzından söyle der:

‘‘Biz, anlıyorsun, medeniyetin zirvesindeki kadim bir ulus olarak çökmeye mahkûmuz: biz ile aristokrasiyi kastetmekteyiz. Basit halk arasında elbette dayanma gücü çok yüksek. Görüyorsun tüm yapı, monarşik yapı, eninde sonunda çökecek. Temeller zayıf, üst kademelerde herşey çürük ve yozlaşmış. İşte vaziyet budur.’

Burggarten’deki heykelinde yanlız, yorgun ve yaşlı Franz-Joseph çökmekte olan imparatorluğunun bırakmaya başladığı enkazın üstünde düşünceli ama hala mağrur bir şekilde durmaktadır adeta.

Bu dekadans atmosfer liberal entellektüel ve sanatçıların toplumdan yabancılaşmasına, kendi adacıklarına çekilmelerine; burjuvazinin ve orta sınıfların ilerici-liberal temsilcileri ile ittifak içinde bir alt-kültür oluşturmalarına yol açıyordu. Viyana bu sayede de modern yaratıcılığın bir merkezi haline geliyordu. Kendisi de Viyana Modernizmi’nin önemli isimlerinden biri olan büyük romancı-yazar Robert Musil şöyle diyor bu konuda:

‘‘Viyana öyle bir şehirdi ki bir günde bir yüzyıl ilerlemek mümkündü.’’

Sigmund Freud

Şu can alıcı soru tarihsel açıdan Freud’un önemini ortaya koymaktadır: Freud olmasaydı Viyana Modernizmi yaşanır mıydı? Bu soruyu Freud üzerine en ilgi çekici biyografik çalışmalardan birini yapmış Adam Philips’in sözleri ile cevap verelim: ‘‘Psikanaliz, sanat dallarındaki modernizmin parçası olarak bir anlam kazanmaktaydı.’’ Freud’un özellikle de cinsellik hakkındaki görüş ve teorileri, 20.yy Viyanası’nda gençlerin ve liberal düşüncedeki orta sınıfların ahlak, din, kilise karşısındaki özgürlükçü görüşlerinin temel dayanağı oldu. Keza, Viyana’daki avand-garde sanat ve düşüncenin doğuşunu ve gelişimini Freud’dan ayrı düşünmek imkânsızdır. Viyana’da Freud’un uzun yıllar klinik ve ev olarak kullandığı Berggasse 19, 1090 Wien adresindeki dairesinde bugün ona adanmış bir müze var ama Leopold’daki bu sergide de onun her an izlerini, etkisini görmek, hissetmek mümkün. Nitekim serginin resmi afişinde Schiele ve Klimt’in tabloları ile birlikte onun da bir fotoğrafı bulunmakta. 

Gustav Klimt

Fotoğraf: leopoldmuseum.org

Viyana Modernizmi söz konusu olduğunda Freud dışında bir kişinin daha adını anmadan o dönemi anlamak ve tanımlamak mümkün olmaz: Gustav Klimt. ‘Der Kuss’ tablosu ile günümüz Viyanası’nın belki de en önemli simgesi olan ve adeta şehrin her yerine damgasını vuran ressam, Viyana Modernizmi’nin ve o dönemin yaratıcılığının açık ara en önemli ve bilinen ismidir. Der Kuss, şu anda Belveder’de sergileniyor. Klimt’in Leopold Müze koleksiyonunda yer alan ve Viyana 1900 sergisinde sergilenen tablolarından biri olan Tod und Leben (Ölüm ve Yaşam) sadece üslup ve şekil açısından değil içerik açısından da belki de dönemin ruhunu en uygun yapıtıdır. İnsan üzerinde büyük bir etki bırakan tablo, Der Kuss ve bir başka yazının konusu olacak kadar derin bir sanatsal-politik hikâyesi olan Adela Bloch-Bauer ile birlikte belki de en Klimt’in en büyük başyapıtıdır.

Egon Schiele

Klimt’ten sonra Viyana Modernizm’in ikinci büyük ismi hiç kuşkusuz ‘kötü çocuk’ Egon Schiele’dir. Dönemin avand-garde sanatı yanında, cinsellik, mevcut ahlak anlayışının sınırları da aşarak toplumsal yaşamda da yenilikçi olmuştur. Schiele’yi en iyi tanımlayan tabloları arasında yer alan çıplak öz-portleri yanında Dönemin ruhunu yansıtan Liegende Frau (Yatan Kadın) Freud etkisi altında cinselliğe ve dönüşen ahlaki anlayışa bakış açısını gösterir bize.

Richard Gerstl

Gerstl söz konusu olduğunda, Schiele Viyana Modernizmi’nin ancak yaramaz çocuğu olabilir. Gestl ‘kötü çocuk’ olmak konusuna o kadar çok ileri gitmiştir ki günümüzde bu tahtın açık ara sahibi olduğu kabul edilmektedir. Tüm mevcut kurumsal yapıyı reddeten özgün sanat anlayışı, varoluşsal sıkıntılarını yansıtan öz-porteleri ile Gerstl geç keşfedilmiş de olsa Viyana Modernizmi’nin çok önemli ve aykırı ismidir. Dramatik yaşamı ve trajik sonu bir bakıma Viyana Dekadansı’nın da hikâyesi gibidir.

Otto Wagner

 

View this post on Instagram

 

A post shared by D S (@ddarjas) on

Viyana Modernizmi’nin şehircilik ve mimari alanındaki en büyük ve simge ismi hiç kuşkusuz Otto Wagner’dir. Sadece en büyük başyapıtı olarak kabul edilen ‘Österr PostSparkasse’ binası bile onu mimarlık tarihine yazmaya yetmektedir. Wagner bir şehir plancı olarak, Viyana’nın modernleşmesinde etkin bir rol almıştır. Modern Viyana’nın oluşumunun merkezi ve kalbi olan Ringstrasse’nin yapılmasında çalıştıktan sonra resim alanında en büyük temsilcisi Klimt olan Art Noveau ve Viyana Secession hareketlerine öncülük etmiş; modern mimarlığın işlevsel-teknik anlaşıyına göre yaptığı binalara kattığı estetik öğeler ile büyük bir etki yapmıştır. Wagner bu anlamda, yapıtları ile sadece Viyana’yı süslememiş, Avrupa’da da estetik mimarlığın en büyük öncüleri arasında kabul edilmiştir.

Adolf Loos

Gustav Klimt’in en büyük düşmanı, ‘süs suçtur’ diyecek kadar süse, dolayısıyla da dönemin Art Noveau sanat ve tasarım anlayışına karşı olan Loos, günümüzde modern mimarinin yalın, minimalist ve işlevsel anlayışını borçlu olduğu bir mimar, tasarımcı ve düşünür olarak kabul görmektedir. Rowan Moore, Loos hakkında şöyle yazar: ‘‘Mies van der Rohe ve Le Corbusier gibi mimarlar yalınlığı ve denetimli lüksü ondan öğrendiler.’’ Loos, Viyana’ya, şehrin tam kalbinde yer alan, Michaelerplatz’da, Hofburg Sarayı’nın meydana bakan yüzünün tam karşısında bulunan ‘Looshaus’ olarak bilinen yapıtı ile damga vurmuştur. Kendi anlayışının en tipik ürünü olan ve yapıldığı dönemde büyük tartışmalara yol açan bu binayı görmemek için imparator Franz-Joseph’in sarayın binaya bakan pencerelerindeki perdeleri sürekli kapalı tutturduğu ve sarayın Michaelerplatz’daki çıkışını kullanmadığı iddia edilir.   

Wiener Werkstatte

Viyanalı mimar ve tasarımcı Joseph Hoffman tarafından ressam, tasarımcı ve grafik sanatçısı arkadaşı Koloman Moser ve ressam, aynı zamanda metal üzerine uzmanlaşmış bir tasarımcı olan Dogobert Peche ile birlikte 1903 tarihinde kurulan Wiener Werkstatte,  bir tasarım atölyesi, bir topluluk ve bir sanat hareketidir. Dönemin Viyanası’nda yaşayan ve resim, seramik, gümüş, metal, mobilya, grafik ve moda alanlarında çalışan sanatçı ve tasarımcıları bir araya getirmiş; günümüze kadar uzanan tasarım ve estetik anlayışları ile 20. yy modernist tasarımın en etkili hareketlerinden biri olmuştur. Eklektik tarzları, sanat ve zanaatı (el işçiliği); geleneksek (folk) sanatına ait öğeler ile avand-garde sanat anlayışını bir araya getirmiştir. Ortaya çıkan yapıtlar, dekoratif ve kullanım özelliklerine sahip olmaları yanında birer tasarım harikası olarak kabul edilmektedir. 

İlginizi çekebilir: Canan Keleş’ten Kunst Haus Wien

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN