“Yabancının, hele bir şeylerden kaçmışının, büyülü bir parçalanmışlığı var. Geçmişi, geleceği, olsa olsa kurulabilir; anlatmak istediklerine, gözlemlenene dayanarak… Çıktığı uzun seferde, uğradığı bir adasınızdır. Ada olduğunuz için de onun bütün yolları, dışınızdan geçmektedir; yanınızda kaldığı süre dışında…” – Bilge Karasu, Narla İncire Gazel

Ali Teoman – Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı

Çok sevdiğim ve birçok Türk yazardan farklı bulduğum Ali Teoman’ın, kitaplarını okumayı çok seviyorum fakat anlatamıyorum. Bilge Karasu’nun kitaplarını anlatmaya çalışıp başaramadığım gibi… Kitabın adı, konusunu bir nebze sezdiriyor ancak Teoman’ın dili, kurgusu ve üslubu yine bambaşka. Haldun Taner Öykü Ödülü’nü alan kitapta, tabiri caizse oyun içinde oyun var. Teoman’ın, bu ilk kitabını Nurten Ay imzasıyla yayımlaması da bunlardan biri, belki de…

 

James M. Cain – Postacı Kapıyı İki Kere Çalar

1950’lerde Kaliforniya’da geçen hikayede, başıboş kahramanımız yol üzerindeki bir lokantaya uğrar. Tabii bu lokanta-ev-benzin istasyonunun ne gibi sürprizlere gebe olduğunu henüz bilmemektedir. İstasyon sahibinin karısına aşık olması işlerin sarpa sarmasına neden olur. Kadının kocası ortadan kalkmalıdır! Kitabı okurken, insanlar ismini gördüğünde manidar bakışlar atıyorlardı. O manidar bakışları kitapla, pardon, filmiyle ilgili yorumları okuduktan sonra daha iyi anladım. Henüz filmini izlemediğim için bir şey diyemiyorum ama kitabındaki şiddeti de cinselliği de abartılı bulmadım. Kitabı beğendiğimi de söylemem. Vasat bir kitaptı bana göre. Ne var ki eğlenceli anlatım hoşuma gitti.

 

Ferit Edgü – Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı

Bu ay en sevdiğim ve diğerlerinden farklı bulduğum Türk yazarları listeye koymuşum, şimdi farkettim. Ferit Edgü’nün kitaplarını da severek, merakla okuyorum. Diğerlerinden ufacık bir farkı var ki, o da okurken daha rahatım çünkü anlamakta, takip etme hiç zorlanmıyorum. Yazarın bu kitabında, anne-babasız büyüyen, atlara düşkün ve hatta ahırda yaşayan Çakır’ın hayat hikayesi, anlatıcının gözüyle yazılmış. Bu anılar, anlatıcının Çakır’ın eski fotoğraflarına bakmasıyla canlanıp kaleme aktarılıyor ve elbette başka hatıralar da devreye giriyor. Okuması keyifli ve bir o kadar da hüzünlü bir kitaptı. Çok sevdim!

 

Ayn Rand – Atlas Silkindi

Kalınlığından dolayı iki senedir cesaret edip de elime alamadığım kitap için, son tarih yaz 2018’di… Arkadaşlarım çok methetmişti ve ben birkaç film ve yazıda atıflara rastlamıştım, bu yüzden de merakım iyice artmıştı. Kitap kısaca, toplumda öne çıkan, bilim adamları, sanayiciler, girişimciler, felsefeciler, sanatçılar vb. insanların yavaş yavaş ortadan kaybolup, yetki kendilerine verilene dek kimsenin bilmediği bir yerde, hayat kurmasını anlatmakta. 1200 sayfalık bir kitabı bu kadarla anlatmak ne kadar mümkün olabileceğini düşünebilirsiniz ama aslında konu bu… Bireycilik, rasyonel bencillik ve kapitalizme dikkat çekiliyor kitapta. Akla yatan, düşündüren şeyler de var, abartılı ve ters gelen şeyler de. İnternet sitemde zamanı geldiğinde daha ayrıntılı bir yazı paylaşacağım. Kitabı bir felsefe kitabı olarak değil, roman gibi okudum. Bu kadar uzun olmasına gerek var mıydı? Bence daha kısa yoldan da anlatılabilirdi. Arkadaşlarımın anlattığı gibi, kitabı bitirdikten sonra ‘’Kesin bir şeyler yapmalıyım! Ben Yapmalıyım!’’ falan demedim. Hiçbir şey katmadığını, boşuna okuduğumu hiç söyleyemem bence çok ilgi çekici diyalog ve monologlar vardı. Ama yine anlıyorum ki, her şey insanın nereden baktığıyla alakalı. Belki de yerimi değiştirmem lazım.

 

Ayfer Tunç – Kırmızı Azap

Son kitaplarıyla beni hayal kırıklığına uğratsa da, Ayfer Tunç okumaktan da vazgeçemiyorum. Kitabı okumaya başladığımda biraz bozuldum çünkü yazarın öykülerinin derlemesi olduğunu ancak o zaman anladım. Neredeyse tüm kitaplarını okuduğum için, tekrar aynı öyküleri okumayı sıkıcı buldum ama yine de okumaya devam ettim. Daha önce karşılaşmadığım öyküler vardı kitapta. Evvelce okuduklarımı yeniden okumak da güzel bir deneyim oldu. Ayfer Tunç’un eski öyküleri de kitapları da başka bana göre. Yenilerde o tadı alamıyorum.

 

Ferenc Molnar – Pal Sokağı Çocukları

‘’Pal Sokağı Çocukları’’, Budapeşte’nin yoksul semtindeki Pal Sokağı’nda yaşayan çocukların, henüz kirlenmemiş dünyalarını anlatıyor. Oynadıkları savaş oyunlarının masumiyeti, öfke ve hırslarındaki temizlik ve bunun gibi birçok şey insanın kendi çocukluğunu hatırlatıyor. Çocuk kitaplarını, çocuklar için yazılmış kitapları okumayı çok severim. Çocukluğu ve çocukları da çok severim çünkü… Kitaba hevesle başladım ama bir süre sonra 34 yaşında niye bunları okuduğumu düşünmeye başladım. Sonra yaşımı unutuverdim ve ortalarından sonra kitaba kendimi öyle kaptırdım ki, terzilik yapan babanın ceketi dikişi, sanki gerçekmiş gibi gözümün önünde. Çoğunlukla, zalim bu hayat.

 

Bilge Karasu – Narla İncire Gazel

‘’Gece’’ ve ‘’Kılavuz’’dan sonra, ‘’Acaba ne zaman çok düşünmeden, irdelemeden okuyacağım bir Karasu kitabı olacak?’’, diye düşünürken, birkaç sene geçti ve ben birkaç Karasu kitabı okudum… ‘’Narla İncire Gazel’’, altı bölümden oluşan bir kitap. Kitapta neden bahsediliyor? Kitapta şundan ya da bundan bahsediliyor, diyemem çünkü her şeyden bahsediliyor aslında. Yazarın deneme şeklinde yazdığı yazılarda günlük durumlar, olaylar, duygular ve düşünceler yer alıyor ama tabii Karasu’nun kelimeleri, ifade şekli ve anlatımıyla satırların şiir gibi aktığını söyleyebilirim. Kedilerle ilgili kısımlar, yine çok keyifliydi. Uzun zamandır bu kadar rahat okuduğum bir Bilge Karasu kitabı olmamıştı, hani.

 

Michel Tournier – Düşüncelerin Aynası

Michel Tournier’nin ilk kitabı ‘’Cuma ya da Pasifi Arafı’’nı okuduğumda hayran kalmıştım. Kitabı okurken zorlanmıştım, bazı şeyleri çok iyi anladığımdan da şüpheliyim hatta ama kurgu, tespitler, dikkat çekilen noktalar beni çok etkilemişti. ‘’Düşüncelerin Aynası’’nda da aynı şeyi yaşadım. Okuduğum bir yazıda, Tournier’nin bir röportajından alıntı paylaşmışlar. Yazar şöyle diyor:’’ Bir yazar olarak işim, felsefenin temel meselelerini herkesin kolaylıkla anlayabileceği simgesel bir anlarımla erişilir kılmaktan ibarettir.’’ İşte Tournier, bu kitabında tam da bunu yapıyor! Birbirine karşıt ya da karşıt sayılabilecek kavramları açıklayıp, kimi zaman ilişki kurarak denemelerini oluşturmuş. Kimi zaman mitolojiye kimi zaman kutsal kitaplara atıflar yapıyor. Her yazı ayrı bir şölen. Her bölüm bir buçuk iki sayfa sürüyor ama hepsi, entelektüel yönden, okuru bir ya da birkaç basamak üste çıkarıyor. Enfes!

 

Bu ay okuduğum kitaplara baktığımda, hepsinin birbirinden farklı olduğunu görüyorum. Hepsini ayrı ayrı beğendim ama öne çıkanlar var elbette. Hangileri mi? Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı, Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı, Narla İncire Gazel ve Düşüncelerin Aynası.

Bu ay bayram vesilesiyle çok uzun zamandır gitmek istediğim ülkeye, Hindistan’a gittim. Varanasi, Agra, Jaipur ve Delhi’yi gezdim, gördüm. Hayatım boyunca unutamayacağım bir dokuz gün geçirdim. Ayağımın tozuyla İstanbul’a döndüm ve artık iyice aşina olduğum Hint filmlerine tam gaz devam edip, ‘’Dhobi Ghat’’, ‘’Bajrangi Bhaijaan’’, ‘’My Name Is Khan’’ ve ‘’Rang De Basanti’’ yi izledim. Yorgos Lanthimos’un ‘’Köpek Dişi’’ni izlemek için sinemanın yolunu tuttum ve yine çok etkileyici buldum. Netflix’i de ihmal etmedim tabii. Geçen sene izlemeye başladığım ve yarım kalan, Naomi Watts’ın baş rolünde olduğu ‘’Gypsy’’yi bitirdim. Fena değildi, izlemezseniz bir şey kaybetmezsiniz bence. Ve yine Netflix’in orijinal yapımı olan ‘’Explained’’, değindiği konularla ilgimi çekerken, ortalama 15-18 dakikalık bölümleriyle kalbimi fethetti doğrusu.

Evet, en güzel ay eylül ayının da ortasına geldik ama en güzel mevsim olan sonbaharın bitmesine, ne mutlu ki biraz daha var… Gelecek aya kadar huzurlu, mutlu, bol kitaplı günler!

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN