“Özlem, en yoğun mutluluk ile en derin acının orta noktasıdır:-
Özleyenin özlenen ile daha önce yaşanmışlardan
gelen anıları, yoğun bir mutluluk taşır özleme –
ama, öte taraftan, özleyenin özlenen ile şimdi
yaşayamadıkları, derin bir acı getirir ona.
Özlem, mutluluk ile acının, ortasıdır-
Özlem, acı mutluluktur-” Oruç Aruoba, Uzak

 

Samuel Beckett- Mutlu Günler

Yaşlı Winnie, göğsüne kadar yükselen bir toprak yığınının içindedir. Zilin sesiyle güne başlar , dua okur ve gündelik işlerini halleder. Bunları yaparken bir yandan da toprak yığınının ardındaki mağarada yaşayan kocası Willie ile sohbet eder. Çiftin her günü bu şekilde sürmektedir. Ancak zamanla Winnie’nin eşyaları azalır, bozulur ve biter. Başta yorgun ama iyimser olan kadın, zaman geçtikçe iyimserliğini muhafaza etmekte zorlanmaya başlar. Kocasıyla uzaktan uzağa yaptığı sohbetlerde Willie, kısa yahut baştan savma cevaplar verir. Yaşadığı çaresizlikle kadın toprak yığınına iyice gömülür, artık sadece kafası görünmektedir. Eşyalarına ulaşamaz, hareket edemez halde olmasına rağmen, eski günlerindeki gibi, yaşadığı günün de mutlu bir gün olacağını söyler kendine. Beckett’in bir yılda yazıp bitirdiği, ilk kez 1961’de sahneye konan tiyatro oyunu ‘’Mutlu Günler’’, anlaşıldığı üzere metaforlarla dolu. ‘’Godot’yu Beklerken’’I okudurken biraz zoarlanmıştım çünkü Beckett’yle ilk kez tanışıyordum. Fakat bu iki perdelik oyunu keyif ve hüzünle okudum.

 

Sun Tzu – Savaş Sanatı

20. yüzyılın sonlarından itibaren ekonomi ve iş dünyasında da kullanılan bir strateji kitabı olan ‘’Savaş Sanatı’’, askeri taktikler ve savaş üzerine yapılmış bir çalışma. İlgi çekici. Kitaptaki taktik ve fikirler ‘’Vay canına!’’ dedirtiyor, hakikaten. Bölümlerin tümünde kişinin kendi payına çıkaracağı bir çok tavsiye, kulağına küpe olacak taktikler var. Ama bunun için önce savaşmanız lazım. Savaş meydanında olmanıza da gerek yok üstelik. Zira günümüzde isteyene her yer bir savaş, bir çekişme, bir çatışma yeri… Biriyle ya da bir şeyle savaşı olmayan kişilerse, benim gibi, meraktan okuyabilir. M.Ö. 6. Yüzyılda yazılmış olması da Tzu’nun yazdıklarını merak etmek için bir sebep olabilir, elbette…

 

Platon – Gorgias

“Hiçbir şey yoktur; bir şey olsaydı bile biz onu bilemezdik; bildiğimizi var saysak bile başkalarına bildiremezdik.” Sözleriyle bilinen, nihilizm ve kuşkuculuğun gelişmesinde önemli bir yere sahip olan, Sicilyalı hatip Gorgias ile ‘’Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir.’’ Diyen Sokrates’in konuşmalarından oluşan, Platon’un en ilgi çekici diyaloglarından biridir ‘’Gorgias’’. İki filozofun retorik hakkında yaptığı konuşmalar soru-cevap şeklinde ilerlerken ( takdir edersiniz ki soruları çoğunlukla Sokrates sorar.) okuyucu da düşünür, anlamaya çalışır, bazı cümleleri tekrar okur, şaşırır, kendine döner bir bakar falan… Bana öyle oldu. Aslında Platon’un tüm diyaloglarını bir kitapta okuyacaktım ancak eski basım bu küçücük kitap karşıma çıkınca almadan edemedim. Platon’un eseri olduğuna bakmayın, bayağı ucuz kitaplar bunlar. Bilen bilir.

 

Friedrich Nietzsche – Putların Alacakaranlığı 

Huysuz ve tatlı filozof Nietzsche’nin birçok düşünürü ve sanatçıyı eleştirdiği, en önemli eserlerinden biri olan kitabı, onbir bölümden oluşup, insanın hayatla arasına giren her türlü değer sistemi olarak nitelediği putları konu almakta. Ona göre, ancak bir filozof elindeki çekiçle bu putları bertaraf edebilir. Nietzsche hakkında her kafadan bir ses çıksa da kimsenin onu tam anlamıyla anladığını düşünmüyorum. Bense hiç anlayamıyorum ama okumaktan keyif alıyorum. İlk kez ‘’Ahlakın Soykütüğü Üzerine’’ adlı kitabını okuduğumda –niye onunla başladım hiçbir fikrim yok- gerçekten hiçbir şey anlamamıştım. Sonra ‘’Böyle Buyurdu Zerdüşt’’ü okudum, çok şükür birkaç şey anlayabildim. ‘’Putların Alacakaranlığı’’nı hepsinden rahat okudum, daha anlaşılır buldum. Ne var ki okuduğunu anlamak ile anladığını anlamak arasında fark olsa gerek… Ben henüz o noktada değilim. Hırçınlığının yanında Nietzsche’yi çok naif buluyorum. Belki de o yüzden seviyorum yazdıklarını okumayı, o yüzden merak ediyorum.

 

Ali Şeriati – İnsan

Kitabın başında yazar:’’Ben sizi rahatlatmaya değil, rahatsız etmeye geldim.’’ Diyerek konuya giriyor. İnsanın yaradılışından başlayarak, onu felsefi ve sosyolojik olarak ele alan Şeriati, Marksizm ve varoluşçuluk gibi akımları da bu bağlamda irdeliyor. Elbette dinlerin insan tasviri ve insana bakış açılarını da paylaşıyor okurla. Yazarın fikirleri kafanıza yatar ya da yatmaz, artık lütfen okuduğunuz her şeyi doğru kabul edip, içselleştirmeyin. Yazarın eğitimi ve tecrübeleri sizi aşsa dahi her insanın okuduklarını süzgecinden geçirmeye, sorgulamaya hakkı vardır. Kaldı ki Şeriati’nin üslubunda ikna etmeye çalışan, sert bir hava yok. Açık ve net biçimde fikirlerini paylaşmış. Kolay okunuyor fakat kitapta bahsedilen akımlar ve kuramlarla ilgili bilgisi olmayanlar sıkılabilir. Yazar onları da açıklamış aslında ama hepsini daha çok sosyolojik anlamda irdelediğinden anlamak biraz zor olabilir.

 

Oruç Aruoba – Uzak

Birkaç ağır kitabı art arda okuduktan sonra bir anda Borges’in içine düşmeyeyim diye aldım elime bir Aruoba kitabı… ‘’Tavşan Besleyene Kılavuz’’ ve ‘’Özlem Çekene Kılavuz’’ adlı iki bölümden oluşan kitap, kabaca, özlem kavramını irdeliyor. Elbette çok güzel… Oruç Aruoba okumak bence çok keyifli, çok hüzünlü, çok düşündürücü, çok dokunaklı… Bence Oruç Aruoba’nın her kitabı hakkında ciltlerce şey yazılabilir ama aynı zamanda yazılamaz, anlatılamaz. Onun yazdıklarını okumak gerekir. O kadar.

 

Jorge Luis Borges – Kum Kitabı

Borges’in 1975 yılında, kendi hayatından esintilerin de olduğu fantastik öykülerinden oluşan son kitabıdır ‘’Kum Kitabı’’. Öykülerde konusu geçen olaylar ve karakterler olağan ve neredeyse sıradan olsa da, her zaman yazdığım gibi- Borges’in anlatımı, tarzı ve düşündürttükleri bence çok etkileyici. Son kitabı olması münasebetiyle, Borges’in artık iyice kör olduğunu ve öykülerini sekreterine yazdırdığını da unutmayın. Ben şahsen kitaptaki her öyküyü okurken, yazarın onları dikte ettirişini hayal ettim.

 

Bilge Karasu – Haluk’a Mektuplar  

Bilge Karasu’nun neredeyse tüm kitaplarını okuduktan sonra artık mektuplarını okuma zamanının geldiğini düşündüm. Oğuz Atay’ın günlüğünü okuduktan sonra diğer kitaplarını okuduğum için çok pişman olmuştum o yüzden o günden beri önce kitapları, varsa, sonra günlük yahut mektuplaşmaları okumayı tercih ediyorum. Felsefeci ve yazar Bilge Karasu’nun, şair ve eleştirmenlik yapan dostu Haluk Aker’e otuz yıl boyunca yazdığı mektupların bulunduğu kitapta, yaşanan gündelik olaylar, az da olsa ülkenin durumu, çevirmenlik ve yazarlıkla ilgili yaptığı çalışmalar, yaşadığı duygu durumlarını okuyoruz. İlla okunmalı mı bilmem ama aranızda Karasu’nun kitaplarını seven, okuyan ve onu merak edenler varsa, bu mektupları okumak hoşunuza gidecektir.

 

Kitapları okurken çok fark etmemiştim ama yazıyı yazarken gördüm ki aralık ayı bayağı bir ağır (!) geçmiş. Bir sürü felsefe ve sosyoloji kitabını neden arka arkaya koymuşum hiçbir fikrim yok! Neyse ki Borges ve Karasu ile biraz nefes aldırmışım kendime ama yine herkesin sevebileceği, okumaktan keyif alabileceği bir kitap yakalayamamışım. O yüzden bu ay öne çıkan kitapları paylaşamıyorum zira her kitap tek tek, ilgilileri için, kendi içinde, kendine dair nedenlerle öne çıkmakta.

 

Ani bir kararla, 2017’nin son günlerini Kars’ta geçirdim. 2018’e girerken eğlenmedim çünkü tüm gün gezmekten ve muhtemelen havadan, bir hayli yorgun düştük. Zaten yeni seneye eğlenerek girmek gibi bir adetim de olmadı hiç. Merak edenler varsa Kars’a trenle de gitmedim. İnsanlar aylar evvel plan yaparken benim son dakika trende yer bulmam elbette ki söz konusu olamazdı. Yirmi dört sene sonra ilk kez, biz gitmeden üç gün evvel buzları eriyen Çıldır Gölü’nü gördüğümde bayağı hayal kırıklığı hissettim ama ne yapıp ettik buzlu bir yer bulup yürüdük, bolca fotoğraf çektik. Şehrin içini gezdik, Sarıkamış’ı gördük, Kars Mutfağını keşfettik. Ama beni en çok etkileyen yer Ani Harabeleri’ydi… Surlardan içeri girdiğimde hem gördüğüm manzara hem de sessizlik dolayısıyla, kendimi paralel bir evrendeymişim gibi hissettim. Uzun zamandır bu kadar etkileyici bir deneyim yaşamamıştım. Ama… O canım eski, tarihi, değerli, gözümüzün nuru gibi bakmamız gereken harabelerin duvarına yazılan, sözüm ona, aşk mesajları, isimler,tarihler ve yapılan çizimler beni çileden çıkarttı. Rica ederim aşkınıza çok aşıksanız onu duvarlara değil, kalbinize, ruhunuza, beyninize kazıyınız. Öyle yaparsanız zaten duvara kazıma ihtiyacı duymazsınız. Bilmem anlatabildim mi?

 

Bu Ara Neler Okudum seçkilerindeki yüzlerce kitap önerisine buradan ulaşabilirsiniz.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?